Çin-i Maçin Gezisi -IV-

Mustafa Everdi Çin’i yazmaya devam ediyor.

çayyy

Çin’de Çay

Çin gezisi yılan hikâyesi gibi. Anlatmayla bitmez. Sabrınızı denemiyorum inanın! O kadar kısa geçiyorum ki çoğu kişi bu yazar Çin’i görmeden anlatıyor diye iddiaya girse kazanabilir de.

Guilin

Tekne gezisinden sonra Yangshou’da alışveriş ve nihayet otobüse doluşma saati geldi. Buradan şekil verilmiş ve içinde milyonlarca (!) yıl kalmış sinek bulunan kehribardan bir obje aldım. Fiyatına bakılırsa sahte. Ancak seri üretim olsaydı başka yerlerde de rastlamam lazımdı. Ben gerçek kehribar diye salonun başköşesine yerleştirdim. Artık sorun eve gelen misafirlerin. Kehribarın gerçek mi yoksa Çin mucizesi sahte mi olduğuna karar vermek onların takdirinde. Daha fikir birliği sağlanmış değil. Taraflar eşit sayıda ikiye ayrıldı.  Böylece misafiri eğlendirmeyi mesele edinmiş ev sahibi sayılabilirim.

Bugünün aforizması; Çinliler bizden daha medeniler ama ben kendimi daha batılı hissettim. Belki de coğrafya-tarih-dil ile medeniyetin bir ilişkisi vardır. Ankara’ya Dil Tarih Coğrafya Fakültesi boşa kurulmamış yani.

Biz, Çin, Hindistan, İran, Arap ve Bizans’tan sonra Avrupa Birliği ile muhatap olma macerası ile epey yontulmuşuz. Allah var, kendimi takdir ettim. Türkiye’ye vekâleten.

Doğu ruhu hala geçerli Çin’de. Öyle gürültülü konuşur, Avrupalılarla nezaket yarışına girmezsen başka ne beklenir? Bunun farkına nehirdeki tekne gezisinde vardım. Kaptanların birbirini geçme yarışında somut bir şekilde ortaya çıktı bu mesele. Bana bizim trafikte kanat takmadan önündeki araçları geçmeye çabalayan sürücüleri hatırlattı. Bizimki karadaydı ve yol vardı. Nehirde daracık yerlerde, akıntılı dönemeçlerde geçme çabası yüreğimizi ağzımıza getirdi. Kaptanlar sıkıcı tekne gezilerine bir heyecan katmak istiyorlar belki de. Bütün kurallara harfiyen uyan, kolektif işleri yapmakta genetik bir üstünlüğe sahip Çinliler birden bireysel bir öne geçme yarışına girdiler. Belki modernizmin ve kapitalizmin getirdiği rekabet etkisidir. Bizim teknede ne önemli adamlar (ve kadınlar) olduğunun farkında olmamak kaptanların en temel sorunuydu. Hele benim gibi bir cevherin? Çin sarı nehirlerinde telefatım Türkiye için büyük kayıp olmaz mı? Bu ihmal Çinlileri benden daha doğulu yapıyordu elbette.

Çay Aristokratik Bir Ritüel

Tekne gezisi sonrası Yangshou’dan otobüslerle taşınıyoruz.

Otobüsle turumuz Devlet(!) Çay İşletmesinde sürecek. Bizim Çay-Kur’u andıran yarı resmi bir işletme.  Guilin Şehri, çayı ile de ünlü. Sonu gelmez çay bahçeleri beni bile kendisi ile bütünleştirdi.

everdi çay.png

Çay üretimi üzerine brifing verildi her zaman yapıldığı gibi. Sonra bizim tandırlarda ekmek pişirdiğimiz sacda kavruluyor yeşil çay. Tabii sac tersine çevrilmiş halde. İçine atılan çayın kurutulması böyle mümkün. Bu pişirme çay çürümesin, küflenmesin diye. İki üç sene dayanabiliyormuş böylece. Sonra ikram odasında hazırlanması, çay demleme ritüelleri. Çayın ve demlemenin şekilleri. Küçücük kulpsuz fincanlarda tadımı ve nihayet pazarlama. O kadar faydası, bin bir derde şifası anlatılınca -hele iki sene de ancak tüketirsiniz deyince- ben de hızımı alamayıp 86 dolarlık çay aldım. Oysaki bu süre Çinlilere göreydi. Çünkü küçücük bir demlik çayı 32 kişiye yetecek küçücük fincanlarda ikram edersen elbette bu gıdımla iki sene gider. Biz 5-6 büyük bardakta içmezsek tadına nasıl varırız? “Yan semaver/dön semaver” diye ilahimiz bile var. Çinliler bunu bilmiyor. Bizim bir semaver çayımız; her halde Çin’de bir kasaba halkına ikram edilse yeter.

Zaten Çin demek; yemek azıcık, yiyecek tadımlık. Öyle doya doya bir ikram yok. Yoksa bir buçuk milyar insan nasıl doyurulur?

çayyy
Çay Kavurma

Çin’de çay ritüeli aristokratik bir merasim. Tarih boyunca kültürü oluşmuş. Bu ritüel, zenginliğin ve estetik zevklerin tezahürü aynı zamanda.

Oysa Türkiye’de çay, demokratikleşme demek. Çin’in ruhu; saatler süren çay demleme ve içme merasiminde ortaya çıkarken bizde çay her ortamda her yerde mümkün. Merasim yok, saatlerce bekleme yok. Anında sunulur bir bardak çay. Her yerde. Ayaküstü bile içilir. Bu yönüyle Türkiye’de demokratik bir süreç çay hazırlamak. Basit ve sade bir iş. Türkiye’de günün her saatinde çay içebilirsiniz. Çayı herkes içebilir. İngilizlerin Çinlilerden öğrendikleri gibi saat beşi beklemek gerekmez.

çay aksesuvar
Çay Aksesuarları

Çin çayını hazırlamak için gerekli aksesuarlar bir servet değerinde. Bize verilen brifingde bu iş için kullanılan on-on beş kap-kacak vardı. Sadece demlik bile üç bölümden oluşuyor. Çin’de çay, zemzem gibi üç nefeste içilecek. Fincan üç parmakla tutulacak; son iki parmak erkeklerde içeride, kadınlarda dışarıda olacak. Küçücük bir fincanı bir dikişte içersen; hayvan, iki dikişte içersen öküz ve nihayet üç yudumda içersen “adam” gibi içmiş olursun. Çayı sunmak; sanki Tanrı’ya ibadet ediyormuşsun gibi, imparatora egemenlik hakkını tanıyormuşsun gibi olmalı. Bizde kimseye kırılıp bükülmeye, eğilip kendisini Olimpos sakini hissettirme zorunluluğu yoktur.  Sunan da içen de eşittir.

Üstelik bizim Rize çayları ucuzdur. Burada ilk filiz, sonra ikinci filiz, derken üçüncü filiz, yarım kilosu servet değerinde. Ya bizim rehberler eliyle bizi kazıklıyorlar ya da fiyatlar gerçekten kaliteli çayda yüksek. Marketten yeşil çay alırsanız 30 Yuan; bizde ki gibi demokratik. Yok, özel kutularda -kutusu bile aristokratik bir muhafaza- servet ödersin. Ben bile cimriliğime rağmen yarımşar kiloluk iki çeşit çay için o kadar para ödedim. Tereddüt içindeydim. ‘Sen bu çayı iki yıl içeceksin, kendin için de bir şeyler al!’ diyen sesle epey mücadele ettim. İki paket çaya o kadar para ödenir mi? Ardı önü çay. Toplam bir kilo çaya 86 Dolar ha? Sokakta 5 yuan için gariban Çinlilerle pazarlık yaparsan onların ahı böyle çıkar işte. Adamdan intikamı böyle alır Çinliler. İnci fabrikasında oluşan satın alma duygusuna direnebilmiştim ama burada yenildim. Ne yapayım? Beni telef eden ikram ettikleri çay oldu. İnşallah satın aldıklarım da öyle çıkar.

Bıçağını da hediye etmişlerdi ama şimdi Türkiye’de sıkıştırılmış kırmızı çayı kesmek bir dert, demlemek ayrı bir mesele… Yalnız çayı içtikten sonra bir uyku basıyor. Artık çayın verdiği huzur ve dinginlik mi, yoksa pahalı kazığı unutmak için bir savunma mı? Bilemiyorum.

Hacı’m Xian’da Hac Yollarında

Yangsou’da geleneksel Çin elbisesi aldım ya; hem keten hem doğal hem de beyaz. Ertesi gün Xian’a giden uçak yolculuğunda giyeyim istedim. Hava sıcaktı ve bu kadar seküler ve pozitivist bir ortamda, proleter bir giysi benim çevremde manevi bir hava oluşturdu. Çünkü hacı elbisesine benziyordu. Böylece eşyanın tek başına maddi anlamı olsa da asıl anlamı insanla kazandığı tezi de ispatlandı. Artık kafilemiz bana “hacı” muamelesi yapıyor. Özellikle Xian camisindeki namazdan ve görevlilerle mukabele okuduktan sonra bu hürmet daha da artmaya başladı. Hâlbuki ben kitlelerle aynı elbiseyi giyen Mao’ya özenmiştim. Lider dediğin halkına benzemeli. Bu bakımdan Mao’da olduğu gibi benim üstümde duruşu bile güzeldi. Proleterya sınıfına mensubiyetim somut bir gösterenle ortadaydı. Kültür Devriminde tek tip elbise olarak eşitliği fizikî bir uygulamaya dönüştüren güzelliği yaşamak istemiştim. Daha hayırlı sonuçlara vesile oldu. Dinî bir giysi kimliği de kazandı. Böylece Bodriyar’ın dediği gibi bağımsız bir sembol haline geldi cacau.

Havaalanına otobüsle götürüldük ve Guilin’den Xian’a gideceğiz. Yoğun insan kalabalığı içinde Çinliler dâhil benden başka böyle bir elbise giyen yok. Çinliler dedelerine ya da ninelerine bakar gibi bakıyorlar. Herkes modernleşti ya, geçmişlerine bir özlem her yerde var.  Benim üzerimde geçmişin, hatıraların canlandığını görenler hayranlıkla bakıyor. Belki de şaşkınlıkla. Çünkü bu elbise unisex’miş; yani kadınlar da giyebilirmiş. Şimdi, kara çirkin maço biri kadın kıyafeti giymişse elbet şaşırır insanlar. Bende oluştu bir tereddüt. Sınıfımı açık edeyim derken yoksa gizli cinsel tercihlerim mi ortaya çıktı? Kendimi maço sanırken, haberim olmadan gizli eşcinsel bir yanım mı varmış yoksa? Karizma çiziliyor mu yoksa geleneği ihya eden bir rol mü üstlendim? Emin değilim.

Belki de Çinliler geleneklerini yaşatan yabancı birini görmenin vicdan azabı içindedir. Çince bilmeyince ne hissettiklerini soramıyorum. Ben onlara bön bön baktığımda anlamak da zor. Sadece hosteslerden biri takdir duygusunu aşırı şekilde belli etti, bana. Onun da benim gibi geleneksel değerlere fazla önem veren biri olduğunu anında anlamıştım. Tam muhabbet kuracak ortamdı, insana dair sevgi ambarımız dolacaktı ki o başka uçakta görevliymiş. Böylece geleneği yücelten bir sohbeti sürdürmek mümkün olmadı aramızda. Ancak elbisenin cinsiyetime ilişkin kuşku oluşturmadığından emin oldum. Allah o hostesten razı olsun. Dini yok Allah’ı var o güzelin. Her gün gökyüzünde dolaşsın, benim duamla da başı göğe ersin.

mus. ev

10.30’da havalanan uçakla öğleden sonra Xian’a gelebildik. Havadan Xian o kadar geniş bir ovaya kurulu idi ki, sürekli çiftlikler, ovalar, düzlükler, parsellenmiş tarlalar geçiyorsun; binalar görüyorsun, uçak tekerleri indirmiş fakat bir türlü piste değmiyor. Sonu gelmez bir seyir sonrasında nihayet o da oldu. Ve biz diğer yolcularla birlikte Xian havaalanı çıkış kapısına yöneldik. Yerli rehberimiz elinde tur yazısı ile karşıladı. Şimdi işimiz valizleri bulup otobüse yönelmek.

Artık Nar Ülkesi (geçen yıl Nar festivali bile yapılmış) Xian caddelerinde otobüsten şehri seyrediyoruz. Bir lokantaya gittik. Nihayet açık büfe bir menüye kavuştuk. Burada batılı menüler de var. Baklava gibi tatlı var en iyisi, meyve var. Damak tadına uygun olanları tabağa tepeleme doldur ve bütün o günler süren aç kalma duygusunu bertaraf et.

Vahşi Kaz Pagodası

Xian, şehir surları ve tarihi merkez kulesi dimdik ayakta, binlerce yıl başkent olmuş bir şehir. Zamanında kule şehrin tam ortasındaymış. Bugün şehir yayılıp büyüyor tabii. Yine de merkezde kule kalsın diye İmar planlarına özen gösteriliyormuş. Davul/çan kulesi eski dönemlerde duyuruların gong sesiyle haber verildiği bina. Guilin’de doğaya, doğal güzelliğe ve yeşilliğe doyduk. Burada da tarihe ve kültüre. En azından öyle umuyoruz. Şehrin tam ortasındaki kuleyi panoramik bir seyir; otobüsle surların çevresini dolanıp Vahşi Kazlar Pagodası’na geldik.

buda

Bu Budist tapınağın hikâyesi; Musa (a.s)’ın Sina çölündeki bıldırcın menkıbesine benziyor. Açlıktan ölmek üzere olan üstatların yanına sürüyle uçan kazlar düşüyor. Üstatlar o açlığa rağmen yoksul ve muhtaç olanlara dağıtıyorlar kazları.  Onların hatırasına hürmeten buraya tapınak yapılmış. Yine Buda’nın hayat hikâyesini, yeşim taşı ile yapılan tablolarla anlatan resimler görüyoruz. Esas önemlisi buradaki Buda heykelinin göğsünde gamalı haç! Böylece tarihi sembollerin zamanla kendisini yeniden ürettiğini anlıyorsunuz. Bu sembolün bir incelik ve merhamet dini Budizmden nasıl şiddet ve arî ırk yanlısı Nazilere geçtiğini anlamak gerçekten zor. Gerçi Myanmar’daki Müslüman katliamı, Budistlerin de cihat aşkıyla kelle almakta ellerini esirgemediklerini gösterdi. Başka dinden olanları kesmeyince manevi bir yükselişe geçemeyenler, asansör kullansalar daha iyi. Böylece dünya daha yaşanılır olabilir.

İpekyolu Zarf; Mazruf Yeşimtaşı Yolu

Vahşi Kaz Pagodasından sonra yine bir pazarlama seansına tabii tutuluyoruz. Bu kez yeşimtaşı fabrikasına gidiyoruz. Bizim özelleştirmede fiyat verilmeyen terkedilmiş fabrikalara benzeyen harabe binalarla çevrelenmiş bir alana geliyoruz. Zamanında ihtişamlı bir yermiş ama boyalar dökülmüş, sıvalar çatlamış ve her taraf sahiplerinin yenileme faaliyetinden artan molozlarla dolu. Kapalı bir alandaki 8 binanın en köhnesinden içeri giriyoruz. Bu köhnelik sanki kapitalizm karşısındaki bütün ideolojilerin halini sergiliyor. Alternatif ekonomik arayışların.

İçeri girince yeşimtaşı satış mağazası pırıl pırıl. Işıklarla aydınlatılmış; tezgâhlar albenili. Vitrinlerdeki mücevher ve eşyalar beni al deyip duruyor. Tezgâhtarlar çalışkan ve güzel cins-i latiflerden seçilmiş. Böylece yeşimtaşı hakkında önce brifing alıyoruz. Nehir ve dağ yeşimi olarak iki çeşidi var. En kalitelisi 8 sertlik derecesinde olanı. Yeşil ve kırmızı olabilir. Yumuşak olanlar eşya ve heykel yapımında kullanılır. Heykeller, objeler, küpe, bilezik ve kolyeler. Bir tane tespih boncuğu gibi olan 400 Yuan (60 Dolar) 50.000 yuan (8500 Dolar)’a satılan yeşimtaşı eşyalar var. Bu fiyata ahmak Amerikalılardan başka kim alır? Emek verilen paralarla bunlar satın alınabilir mi? İçimden konuşuyorum.

Thierry Zarcone’nin Yeşimtaşı Yolu’nda “Barbarlarla ticarette bulunmayı uzun süre reddetmiş ve savaş açarak onlara karşılık vermiş olan Çin, en sonunda haraç uygulamasında karar kıldı. Doğu Türkistan vahalarının yerleşik halkından beklediği haraç özellikle yeşim taşıydı ve karşılığında ipek verecekti. Son derece düşman bir coğrafyayla karşı karşıya kalan bu uzun kervanlar “elçilerden” oluşuyordu ama aslına bakılırsa bunlar resmi olarak yeşimtaşı ticareti yapmakla görevlendirilmiş tüccarlardı. Bu gözde taşa o kadar değer veriliyordu ki, kaçakçılığının da yapılması kaçınılmazdı.” diyor.

Bu taşın sadece imparatorluk mensupları tarafından kullanılan eşya ve egemenlik aletlerine dönüştüğünü yazmıştım. Yüzyıllar boyunca, imparatorların en gözde mücevheri olan yeşimtaşı, tüm Çin’i fethetmiş, yalnızca ruhani veya büyülü erdemlerinden dolayı değil, sanatsal ve lüks nesne olarak. Özellikle de kâr getiren ticari bir ürün. Hem kudretli kişiler hem de mütevazı insanlar elde etmek istemiş bu taşı. İmparatorlukların sonu geldiği gibi yeşimtaşına büyülü nitelikler bahşedenler de yaşamıyor artık. Bu yüzden ticari bir meta artık, turistlere pazarlanan.

Geleneksel Çin sanatı, turistik eşyalara dönüştü. İmparatorlar gibi itibar kaybına uğradı. Parası olan herkes alabiliyor artık. Soylu olman gerekmiyor. Bu durum yeşimtaşı işleten fabrikanın halinden de açık seçik belliydi. Tuvaletinde sifonlar çalışmıyordu. Devlet işletmesi olarak son ustaları ve işçileri istihdam edecek bir gelir yeterliydi anlaşılan. İmparatorluk sarayının aristokrat zevklerinden yabancı turistlerin sehpa süslemelerine aksesuar olacak eşyalara dönüşmüş üretim. Dünya fazla demokratikleşti. Herkes ulaşabilir artık yeşim taşına. Ondan yapılan bir eşyayla evini süsleyebilir. Muhafızları, koruması gereken bir tacı, üstünde oturduğu bir tahtı bile olmadan. Halkı bu kadar ciddiye alınca sonuç böyle gelir işte. Soylu olan ne varsa, halkın rağbeti ile karşılaşıyor. Zamanında zulüm yapılan genel kitlenin âhı yüzyıllar sonra çıkıyor.

yengeç
Yeşimtaşından Yengeç

Yeşimtaşı bizim kafilede bile etki bırakmadı. Ki Türkler nasıl alışveriş yapar, cihanla birlikte Çin de şahit olmuştu. Soylu mallar, kültürel zenginlikle birleşmeyince teslim olmuyordu işte.  Herkes fabrikanın satış mağazasının girişindeki tekstil ürünlerine saldırdı. Yeşimtaşının kaderi krallık ve hanedanların akıbetlerine benziyor. İtibarının demokrasiyle sona ereceği açık. Esasen Batı yeşimtaşını tanımaz, bilmez. Çinlilerin değer verdiği bu taşa nefrit derler genelde. Turdakiler büfeleri ve sehpaları süsleyecek bir-iki eşya ile yetindiler. Mağazanın girişindeki Batı markalı tekstile yöneldiler. Üstünde görünür bir kere, sonra değerini anlar bakanlar. Yoksa evin bir köşesinde tozlanacak, herkesin görmediği eşyaya niye para verelim?

fill
Yeşimtaşından Fil

Mustafa EVERDİ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s