Dindarlık ve Çağdaşlık

Alaattin Diker ‘Dindarlık ve Çağdaşlık’ ı yazarken muhafazakarlığa da değindi.

seküler.jpg

İbn Haldun‘a göre; ”mağlup galibe tabidir.” Heraklit de ”savaş her şeyin başıdır” der. Kısaca, her bilincin özü ve temeli bir travmadır. Mesela; Batı karşısındaki yenilgimizi 18. yüzyıldan beri tek bir sebebe, yani ‘terakki’ yolunda geri kalışımıza bağlamaktayız. Üç asırdır ülkemizi aynı gerekçe ile Batı aklına ve iradesine teslim ettik. Geçmişten intikal eden zengin kültür mirasımızdan yararlanarak yeni bir yaklaşım ve yöntem oluşturamadık, Batı‘nın peşinden sürüklendik durduk. Kendimiz olamadığımız için de özgün düşünce üretemedik. Sırtımızı sürekli aynaya döndük, kendimizle yüz yüze gelmek istemedik. Meselenin ‘kimlik’ boyutunu unuttuk…

Görüşümüz odur ki; modern zamanlarda tecrübe ve beklenti arasında bir uçurum oluşmuş; toplumsal beklentiler o güne dek edinilen tecrübelerden uzaklaştıkça, modern zamanlar Yeni Çağ olarak algılanmaya başlanmıştır. Yani, Osmanlı-Türk elitinin ‘beklenti ufku’ birden ‘tecrübe alanı’ dışına sarkmıştır. Mazi, atiye cevap veremez hale gelmiştir. Mana kaybı aynı zamanda yeni bir mana ihtiyacı doğurmuştur ki, çağdaşlık, sonuçları itibarıyla ilerlemek fikri içinde ölçülebilmiştir. Kanaatime göre; İslamcılık da bu süreç içinde icat edilmiş modern bir siyasal akımdır. Eskinin üzerine inşa edilmemiştir. Bizatihi kendisi yeni bir gelenek kurmaya çalışmıştır. Bu noktada artık bizi ilgilendiren geçmiş değil, gelecek olmalıdır…

21. yüzyılda Türkiye‘de yaşayan insanların önünde duran en önemli ödev demokrasiyi yaşatmaktır. Demokrasi değişen şartlar altında yeniden ve sürekli ‘keşfedilmelidir.’ Zira Türkiye’nin düşünceler tarihi, ardışık öğrenmeler ya da yanlış çözümleri ve siyasal yanılsamaları kademeli olarak aşmaktan ibaret bir süreç değil, aksine zıt beklentilerin birbiriyle çatıştığı, kabul edilebilecek çarelerin bile tartışmaya açıldığı arayış hareketidir. Dün doğru olan, bugün yanlış telakki edilebilir. Kesin doğruyu bulmak neredeyse imkânsızdır. Son iki yüzyıla bakarak hangi çözümlerin doğru, hangilerinin ise yanlış olduğunu kestirebiliriz ancak. Tarih bir anlamda, ders çıkarılacak bir süreç olmaktan çok yol kılavuzu olmuştur.

ilerici gerici

Türkiye’nin sorunlarını sağ-sol şemasına bakarak yorumlayamayacağımız gibi ‘ilerici’ ve ‘muhafazakâr’kriterine göre de cevaplayamayız. Orta yolu bulmak ise şimdilik başlı başına bir hayal. Ayrıca sol ve sağ akımlar iki başlılık göstermektedir: Özgürlükçü ve devletçi sol, piyasa ekonomisi yanlısı ve milli-muhafazakar sağ. 20. yüzyıl savaşlar ve buhranların baskısı altında ‘güçlü devlet’ istikametinde bir ‘ilerleme’ kaydetti. Burada; neyin ‘muhafazakâr’, neyin ‘çağdaş’ olduğunu egemen akımlar ile güncel çıkarlar belirlemiştir. Güçlü olan söylemi belirler. Bu nedenle, yalnızca ‘muhafazakârlık’ kavramı değil, ‘ilericilik/çağdaşlık’ kavramı da izaha muhtaçtır. Tarihin çarkını geri çevirmek ve ‘eski güzel günlerin’ yapılarını ihya etmeyi murat eden tepkici bir dindarlık hala diridir. Ancak kurulu düzeni-rekabet içinde kalarak ve hayatı öğrenerek- aşamalı şekilde değiştirmek isteyen bir ‘muhafazakar-demokrat’ bir anlayış da vardır. Tanzimat kâbusundan sonraki süreçte yaşanılan çoklu zihniyet kırılmaları yüzünden sabit ahlaki değerleri ile ortak yaşam ölçülerinin yozlaştığını/ yitirildiğini görmemiz artık şart.

Yine ‘eşitlik’, ‘özgürlük’ ve ‘sosyal adalet’ gibi temel değerleri çağdaşlık yolunda zoraki uygularken bu değerleri tehdit eden yapıların oluştuğu da aşikârdır. Siyasal iktidarlar refahı inşa etmek ve onunla birlikte ‘milli ve manevi’ değerleri korumak isterken ne liberal ilkelere (temel özgürlük ve haklar, hizmetkâr devlet) ne de muhafazakâr stratejilere (çoklukta birlik, rekabet ortamı) yaslanabiliyorlar. Son 15-20 yılda deneyerek öğrendiğimiz tek gerçek işte bu. Bu süreçte yeni bir ‘burjuvazi’ doğdu. Sosyal politikalar bakımından dindar, ama ekonomi anlayışları açısından ‘liberal’. Başka ülkelerdeki uygulamalarda görüleceği üzere; serbest piyasa ekonomisi, ahlak ve ekonomi arasındaki çelişkiyi aşma gücüne sahiptir. Yine tarihi boyunca burjuvazi her zaman devlete odaklanmıştır. Bu yüzden yeni burjuvazinin yuvası hem iktidar partisi olacak hem de iktidar partisi sağ çizgiye kayacaktır.

Siyaset yalnızca çıkarlar çatışması değildir, aynı zamanda değerler kavgasıdır. Bu noktada değerler ve yapılar arasında kategorik bir ayrım yapabilirsek; Müslüman politikacıların işini kolaylaştırmış oluruz. Böylece onlar da hangi değerleri korumak, hangi yapıları değiştirmek istediklerini açıklamak zorunda kalırlar. Seçilecek yeni veya atılacak eski değerler ortaya çıkar. Söylem ve icraat arasındaki tutarsızlık kaybolur. Kısaca; inandığınız değerler ve toplumdaki karşılığı hakkında kesin bir fikriniz yoksa ‘muhafazakâr’ ya da dindar olmanız anlam ifade etmez. Değerlerin değişmeden kalmasını isteyenler yapıların değişmesini göze almak zorundadırlar. Bu mevcut yapılara karşı bir değişim hamlesidir ki izlenecek siyaseti ‘gerici’ ya da ‘ilerici’ olarak yaftalamak yanlıştır. Ve değer eksenli bir eylem her şeyden önce cesaret ister…

finans

Alaattin DİKER

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: