Mutluluğun Resmi

Sabriye Cemboluk yazdı…buğuKışın en soğuk günü galiba. Bu gün çok üşüyorum. Müşteri olmadığı zamanlar dükkânın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşıp duruyorum. Bir kasanın arkasına bir kapının önüne mekik dokuyorum. Doğum sancısı tutmuş taze gelinler gibi yerimde duramıyorum. İki defa tazelediğim sıcak su torbası da bana mısın demiyor. En iyisi sıcak düşünceler. Antalya’yı mı düşünsem yoksa Kuşadası’nı mı? Yoksa uçağa binip, uzak diyarlara mı uçsam? Tam da bunları düşünürken sıcacık bir görüntüye takıldı gözlerim. Belki kimine göre çok sıradan bir şey. Orta yaşlı, oldukça şişman ve zor yürüyen bir kadın, bir çocuk arabası itiyor. Yaşadığı onlarca yıla ve yorgun bedenine rağmen oldukça mutlu gülümsüyor. Bazen duruyor, elleriyle işaretler yaparak bir süre bebekle konuştuktan sonra gene yoluna devam ediyor. Yanındaki kumral uzun saçlı genç kadın, saçlarını bir o tarafa bir bu tarafa atarak abartılı el kol hareketleri ile bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Yaşlı kadın onu dinler gibi yapıp sonra gene bebeğe dönüyor. Evet, daha önce de söylediğim gibi kimine göre ana, kız ve torun gibi…

640x360_bbdcad2d-3a1c-478b-acf0-1e0d80f4a99fFrau Gerda’yı çok uzun zamandır görmemiştim. Geçen gün yolda karşılaştık. Onunla ilk defa 18 yıl önce yeni taşındığımız sokakta selamlaşmaya başlamıştık. Demek ki aynı saatlerde işe gidiyor olmalıydık. Hemen hemen her sabah okulun köşesindeki parktan geçerken karşılaşırdık. O biraz tombul ve acelesi olmayan insanlara özgü yavaş yavaş yürürdü. Yürürken gülücükler saçar, karşılaştığı herkesle selamlaşırdı. Evimizin 50 metre ötesindeki okulda öğretmenmiş. Sonra benim çocuğumun da öğretmeni olmuştu. Onunla uzun yıllar boyu sıklıkla görüştük. Okul toplantılarının, yılsonu eğlencelerinin en sevimli insanlarından biriydi. Onunla sohbet etmekten çok hoşlanırdım. Öğrencileri de kendisini çok severlerdi. Hele kızlar… Evde anneleri ile konuşulmayan ne kadar sorun varsa, hepsini onunla paylaşırlardı. Sonra bir toplantıda onu göremedim. Hasta dediler. Nesi varmış diye sorduğumda, depresyon dedi biri. Allah Allah bu kadar neşeli, hayata bağlı bir insanın ruhsal bunalıma düşebileceğine inanamadım. Okula onun yerine başka bir öğretmen atadılar. Frau Gerda telefonunu, evini her şeyini değiştirmiş. Kimse ona ulaşamıyormuş. İkinci yıl okulların ilk açılış haftasında yeniden karşılaştık. Aman tanrım olamaz! Çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Bu kadın o mu? Benim şaşkın kararsızlığımı anlamış olmalı ki, önce o söze başladı.

-Tanımadınız değil mi?

-Şey, dalgınlık işte. İşlerin arasında koşuştururken hep böyle dalgın oluyorum.

-Boş saatlerim çok. Vaktiniz olursa okula uğrayın. Kahve içeriz.

Olur dedim. Evet, vaktim yoksa da bu iyi kalpli kadın için yaratmalıyım. Demek durum çok kötü. Konuşmaya ihtiyacı var. 8 ay öncesine göre en az 30 kilo almış. Zor yürüyor. Bu depresyon ne biçim hastalık böyle? Birkaç gün sonra okula uğradım. Beni karşıladı. Dersi boşmuş. Yine öyle sevecen. Yalnız yüzündeki şen şakrak gülüşün yerini hüzünlü bir tebessüm almış. Öğretmenler odasına gittik. Dersi boş olan birkaç öğretmenle selamlaşıp, dipteki masaya oturduk. Masanın üzerinde taze yapılmış kahve duruyordu. Bayan Gerda çantasından çeşitli kekler, çikolatalar ve şekerlemeler çıkardı.

–Yemeden duramıyorum.

–Hastalık bu.

–Evet hastalık.

–Neden böyle oldu?

–Uzun hikâye. Ama biraz anlatayım. Kocamla 15 yıllık evliydik. O da başka bir okulda öğretmendi. Yıllarca kendi çocuğumuz olsun mu, olmasın mı diye düşünüp durduk. Çünkü ikimiz de okullarda bütün gün çocuklarla uğraşıyoruz. Kendi çocuğumuz olmasa da olur diye konuşuyorduk. Yaşım 42 olunca birden paniğe kapıldım. Okulda hep 7 yaşın üstündeki çocuklarla beraberdim. Oysa ben artık kucağımda süt kokan bir bebek tutmak istiyordum. Kocama bunu söyledim. Ben anne olmak istiyorum dedim. Fikrime pek sıcak bakmadı. Ama gene de istiyorsa olabilir dedi. Çok genç değildim. Aylarca hormon tedavisi gördüm. Hiç yakınmıyordum. En geç bir yıl sonra bebeğimi kucağıma alırım diye avunuyordum. Nihayet müjdeli gün geldi. Hamile kalmıştım. 44 yaşına anne olarak girecektim. Uçarak eve geldim. Kocama müjde vermek için acele ediyordum. Ama yanılmışım, hiç sevinmedi.

depresyon–Şart mıydı bu yaşta çocuk doğurmak? Hem senin için de sakıncalı değil mi? Çocuk ya engelli, otizmli falan olursa?

–Evet, ama ben çok mutluyum. Göreceksin her şey yolunda gidecek.

–Ben de zaten senin sağlığından değil çocuğun hasta sakat doğmasından korkuyorum. Bence bu hamileliği derhal sonlandırmalısın. Çok riskli.

–Ama sen, sen baba olmak istemiyor musun? Bunu defalarca konuşup anlaşmıştık.

–Fikrimi değiştirdim. Ben baba olmayı hala istiyorum ama rizikosuz çocuk doğuracak bir kadından. Sen şimdi o kadar ilaçlar, hormonlar aldın. Üstelik yaşı  hayli geçti. Anladın değil mi? Ben sakat çocuk istemiyorum!

–Saçmalıyorsun Hans! Nazi Almanya’sında değiliz. Sakat bile doğsa, kimse çocuğumuzu elimizden almaz. Öldürmez! Bir artık özgür ve demokratik bir Almanya’da yaşıyoruz. Engellilerin de rahatça yaşayabileceği bir dünyadayız.

–Kendini aldatma. Ben engelli bir çocuğun sorumluluğunu taşımak istemiyorum!

–Sakat doğacağını nereden biliyorsun? Karnımdaki bebek henüz altı haftalık.

Koltuğa oturup benim de oturmamı istedi. Bakışları buz gibi ve duygudan yoksundu. Belki de haindi. Ona, ilk defa görür gibi baktım. Sanki o koltukta hiç tanımadığım bir adam oturuyordu. Usulca karşısına çöktüm.

-Ne var? Seni anlamıyorum. Çocuk fikri ortak kararımızdı.

–O iki yıl önceydi. Bak bilirsin acıklı tiyatro sahnelerini hiç sevmem. Şimdi seninle açık konuşacağım. Benim genç bir kadınla ilişkim var. Beş aylık da hamile. Kontrolleri yaptırdık. Bebek çok sağlıklı doğacak! Senden boşanmak istiyorum!

Hiç ses çıkarmadan dinliyordum. Bir ara ellerimin titrediğini ve kahveyi ceketime döktüğümü fark ettim. Üstelik de ağlıyordum. Baktım Bayan Gerda ağlamıyor. Fakat acele ile çantasından çıkardığı her şeyi büyük bir acele ile parçalayıp ağzına tıkıyordu. Elleri titrediği için bir kısmını yere düşürüyordu. Ona soru sormaya çekiniyordum ama anlatmalıydı. Bu anda böyle bırakıp gidemezdim. Bir ara saatine baktı.

okul–Ah on dakikamız kalmış. Yaa! işte böyle. Kocam kapıyı çarpıp çekip gitti. Ben sinir krizi geçirdim. Birkaç gün sonra da bebeğimi kaybettim. Tabii anne olma şansımı da. Yalnız bebeği değil rahmimi de almak zorunda kalmışlar. Çok ağladım sonra gözyaşlarım kurudu. Sadece yemeğe başladım. Kendime verdiğim değerlerin tamamı yerle bir olmuştu. Görüntüm umurumda değildi. Telefonumu evimi ve her şeyimi değiştirdim. Zayıflatmak için beni altı hafta bir klinikde yatırdılar. 20 kilo verdim. Şimdi biraz iyiyim. Derslere başladım. Okulda avunurum diyordum. Zaten galiba beni erken emekli edecekler.

Ders zili çaldı. Kumral uzun saçlı bir kız çocuğu koşup boynuna sarıldı.

-Frau Gerde lütfen bu kadar uzun süre okuldan uzak kalmayın. Sizi öyle özledik, yokluğunuzu o kadar çok hissettik ki… Ne olur kendinize iyi bakın. Ne olur hasta olmayın.

Kızın koyu yeşil gözleri yaşlarla dolmuştu. Öğretmenini gerçekten çok sevdiği belliydi.

–Neden böyle oldu? Neden bu kadar çok hasta oldunuz?

–Bebeğimi kaybettim. Bir bebek bekliyordum.

Krista yaşlı gözlerini silip, bir an düşündü. Bir şey söyleyecekti belli.

–Frau Gerda söz veriyorum benim bebeğim olunca onu hemen size getireceğim. İsterseniz doğumda yanımda olursunuz. Onu ilk siz görürsünüz. Hatta benden bile daha önce. Kız olursa sizin adınızı koyarız. Anna-Mariya ne güzel isminiz var. Ama lütfen artık daha fazla hasta olmayın.

Sınıf kapısında ayrıldık. Krista bunları söylerken sadece 11 yaşındaydı. İlerleyen yıllarda öğretmeni ile hiç ilişkisini kesmemiş. Sonra okulu bitirdikten sonra başka okullara gitmiş. Çocuk yuvası öğretmeni olmuş.

Frau Gerda ile yıllar sonra tekrar karşılaştık. Elinde bebek arabası vardı ve çok mutluydu. Ayaküstü konuşma ile baktık ki olmuyor. Bir sokak kahvesine oturuverdik.

–Krista’yı hatırlıyor musunuz? Hani bebeğim olunca onu size getireceğim diyordu.

–Evet.

–Bu bebek onun. Yani benim torunum. Beklediği gibi kızı olmadı ama adını birlikte koyduk. Ben de isim annesiyim. Hamile kalır kalmaz kocasından önce bana koştu. İlk önce bana müjdeledi. Çok sevindim. Bilemezsiniz tüm hamileliği boyunca beraberdik. Bebeğin anne karnındaki ilk fotoğraflarını birlikte gördük. İlk kalp atışlarını birlikte dinledik. Doğum yaparken de yanındaydım. Bu yakışıklı delikanlıyı ilk gören ben oldum. Ama siz onun babasını da tanırsınız. Hani kıvırcık saçlı bir Ali vardı ya, işte O. Krista onunla evlendi. Bu da oğlumuz Denisse-Deniz…

Biraz önce kapıdan bakarken gördüğüm ve içimi ısıtan mutlu insanlar onlardı.

mutlu

Sabriye CEMBOLUK

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: