Okyanustan Haber Var: Allah Kimseyi Vatansız Bırakmasın!

Sabriye Cemboluk yazdı…

bodrum

Bodrum‘un Gümüşlük Koyunda güneş batmış, eylül ayının getirdiği serinlikle birlikte, deniz de hareketlenmişti. Dalgalar kıyıya daha hırçın çarpıyor, ayışıgı olmayan gecede denizi daha karanlık ve ürkütücü yapıyordu. Birden, hayalet gibi ışıkları sönük tur teknesi gibi bir tekne gözüme çarptı. Otelin iskelesine doğru geliyordu. Yanıma bir arkadaşımı alıp, iskeleye indim. Hayalet tekne çoktan iskeleye yanaşmış, kaptanı bağlamaya çalışıyordu. Ahşap teknedeki iki genç çocuk bizi görünce bir açıklama yapmak zorunda kaldılar.

– Hayırdır arkadaşlar, burası otelin özel iskelesi, buraya bağlayamazsınız.

– Abi kusura bakma, çıpayı kırdım, açığa demirleyemedim. Birkaç saat buraya bağlayayım. Söz sabah olmadan gideceğim.

– Dikkatli olun.

– Tamam abi sorun yok.

Otele dönerken aklıma takılanlar vardı. Bu gün olağan dışı şeylerin arkası gelmeyen bir gün oldu. Hatırlarsınız henüz birkaç gün önce, buraya sadece birkaç kilometre uzaklıktaki bir kumsala vurmuştu küçük Aylan‘ın cansız bedeni. Henüz bu acının yankıları sürerken, Ege’nin karanlık sularında isimleri bilinmeyen belkide onlarca Aylan daha kaybolmuştu. daha dün Didim‘den açılan bir tekne batmış, içlerinde üç de küçük çocuğun bulunduğu 20 mülteci boğulmuştu. Beni en çok çocuk ölümleri etkiliyor. Aylan‘ ın kumsaldaki o ölüme yatışı, çocuk masumiyeti gözümün önünden gitmeden her an karşıma çıkıyor. Çocuklarımı düşünüyorum. Vatanımı düşünüyorum, çocukluklarımı güvenle bağrına bırakabildiğim aziz vatanımı… Aylan bebeğin bir vatanı olsaydı, Ege’nin karanlık sularında can verir miydi? Aynı anda hiç durmadan şehit haberleri geliyor. Vatanımızı parçalamak isteyen aç ve yırtıcı mahluklar, kanlı dişlerini askerime ve Polisime geçirmiş, kan emmeye, kan dökmeye doyamıyorlar. Kaçakların, vatansız kalmış insanların, arayış içinde kaçtıkları yollardaki dramlarını hiç bir zaman bu kadar yakından görüp hissetmemiştim. Burası Gümüşlük koyu. Gümüş gibi gerçekten tertemiz kumu, denizi, deniz suyu, muhteşem havası ve koyu çevreleyen ormanları ile dünya cenneti bir köse. Ama Bodrum sokakları adete bir sığınmacı cehennemi gibi. Kaçak, mülteci yada vatansız, adına ne derseniz deyin, bu perişan insanlar tarafından adeta istila edilmiş gibi. Dokunsan ağlayacaklar, ağlasalar gözlerinden yas yerine kan ve irin akacak. Bakışları Ege‘nin gece karanlığından daha karanlık. Ve dipsiz ve sonsuz acılar taşıyorlar.

mülte

Yemek yerken bu gün otelde gördüğüm farkli tipteki insanları hatırladım. Öğleden sonra müşteriler arasında dolaşırken, Hatay plakalı, kırmızı bir mercedesle gelen adamı hiç gözüm tutmamıştı. Bir ara yanına gidip sordum.

Birini mi bekliyorsunuz?

– hayır müşteriyim. Sen burada mi çalışıyorsun?

– evet.

– sana bir şey soracağım.

– Sor.

– Buralar da Suriyeliler var mi?

– Vardır herhalde.

– nerede?

– Otelde yok ama Bodrum da her yerdeler.

Ben aslında bu gün buraya bin kisilik bir grup getirdim.

– Öyle mi, neredeler?

Umursamazca kolunu uzatıp, otelin sağında ve solundaki ormanlık alanları gösterdi. Hiç fark etmemişim. Dikkatle bakınca gördüm. Ağaçların arasına dağılmış kimi küçük renkli çadırlarda, kimi açıkta her yaştan hareket halinde, yüzlerce insan gördüm. sayılmayacak kadar çok insan, farketmeden ormanın içine yerleşmişler. Kızdım ama öfkemi belli etmeden sordum.

Peki senin ne işin var burada?

– Ben onlara rehberlik ediyorum, yol gösterip Yunanistan‘a geçmelerini sağlıyorum.

– Nasıl? İnsanlık namına mı yani?

– Yok öyle değil. Tabii ki para karşılığında. Ben de ticaretime bakarım.

– Ticaret dediğin, insan kaçakçılığı yani. Siz öyleyse şebeke kurmuşsunuz.

– Ticari ortaklık diyelim. Para kazanıyoruz. Biz kimseyi zorlamayız. Gitmek isteyenleri organize eder, karşıya geçmelerini sağlayacak botlar tekneler buluruz. Buralara kadar getiririz. Bunlar yol iz bilmez Zamanı gelince guruplar halinde gönderirim. Eh ben de çalışıyorum yani, para havadan gelmiyor. Aslında yalnız sayılmam.

Başıyla , birkaç masaya dağılmış, kadın ve erkekleri işaret etti.

Botkar batıyor ama ölüyorlar.

– Orası beni ilgilendirmez. Bota bindikten sonra, herkes kendinden sorumludur. ister yüzer kurtulur, ister lastik bot alıp, yoluna öyle devam eder.

– Ölenlere hiç üzülmez misin?

– Allah’ın takdiridir, kaderdir, kısmettir. Karsıya geçmek kısmet olmamıştır. Eceli gelmiştir ben ne bileyim? Ben kimseyi öldürmemişim. Deniz öldürmüştür!

– Bu iste iyi para var mi?

– Adam başı iki ile üçbin yuro alıyoruz. ben şimdi 1000 kisi getirmişim. Çarp, topla ticaretin tadını sen düşün.

boğ

Kafamda çarpıp, toplamaya çalıştım. Ortalama adam başı 2500 yuro desek, 10 kisi 25 bin… 100 kisi 250 bin…. 1000 kisi… Tam… “milyan 500 bin yuro! Vay vay vay… Bu kadar deli parayı görenler çeteleşip, paranın kaynağı olan zavallı insanları derilerine kadar soyup, Ege’nin karanlık sularına gömüyorlar.”

– Peki nereden bulup, nereden getiriyorsun bu insanları?

– Ben Hatay‘dan geliyorum ama arkadaşlar Türkiye‘nin her yerinden Suriyeli mülteci topluyorlar. Parası olan gelir. Şimdi bu bin kisilik grubu gönderelim. en az 1000 kisi daha buralardan toplanacak gibi duruyor. Sen bu otelde mi çalışıyorsun?

Evet.

– Gel benimle çalış, açıkgöz çocuksun, buraları iyi biliyorsun, köseyi dönmen an meselesi. Seneye bu otelin çalışanı değil, böyle bir otelin sahibi olursun.

Adamın suratına yumruğu patlatmamak için, tırnaklarımı avucuma kanatırcasına batırıp, yanından uzaklaştım. Etrafıma baktım, tiplerinden ve kuşkulu hallerinden otele gelen insan tacirlerinin sayısının 15- 20 civarında olduğunu gördüm. Patrona haber vermeliyim. Oteldeki müşteriler bu insanları fark etmeden, bir çaresine bakılmalı. Burada kalmamaları lazım. Arada aksam yemeği yendi. benim rutin eğlence programım ve sahne çalışmam başladı. Bu arada birkaç arkadaşla konuştum ama Patronla konuşmaya zamanım olmadı. Program bittiğinde de çok yorgundum, odama geçtim. Telefonum çaldı. Arayan apartlardan birinden kalan personelden biriydi. Bu apartlarda erkekler ikişer, bayanlar genellikle tek kalırlar. Benim ekibimden olan Nevren isimli bir bayan da apartın giriş katında tek kisilik bir odada kalıyordu.

Abi yetiş, Nevren‘in odasına Suriyeliler dolmuş!. Kız çok korkmuş abi. Suriyeliler otelin başka yerlerine de doluşmuşlar. her taraf kaçak kaynıyor.

– Çabuk Patronu ara!

– Jandarma?

– beni bekle!

– Koşarak kızın kaldığı aparta geldim. Koridorlar, bahçenin etrafı, her yer kaçak Suriyeli dolu. Nevren‘in odasında en az 15- 20 kisi Suriyeli, dışarı çıkmamak için direniyorlar ama dil bilmedikleri için konuşamıyorlardı. Sonra uzun zamandan beri Türkiye de yasamış olan bir Iraklı çıktı ortaya.

mü

– Abi biz zarar vermek yok. Jandarmadan kaçtık. Bizi Jandarmaya vermeyin. Biz bota binecek, bu gece Kos adaya gidecek. Biz gidecek Avrupa‘ya.

– Tamam Jandarmaya vermeyiz ama burada da kalamazsınız.

O arada patron geldi. Gördüğü manzara karsısında şaşırdı.

– Söyle şunlara hemen oteli terk etsinler. Sessizce, otel müşterileri duymadan. Gitsinler nereye gideceklerse ama sessiz. Çıt istemiyorum. Müşteriler bir şey duymayacak.

Iraklı tercüme etti. Bir süre çıkmamak için direndiler ama Patronun sabrı taşıp, Jandarmayı aramaya kalkınca, Yalvarmaya başladılar. Patronun kararlı tavrını görünce, otelden çıkıp, kendileri götürecek olan botu sahilde beklemeye kara verdiler. Ben sessizce çıkmalarını sağlamak için, kapının yanında durdum. Çoluk çocuk üst bas perişan belki de aç insanlar önümden geçerken insanlığımdan utandım. Kucağındaki bir buçuk iki yaşlarında bir erkek çocuğuna sarılmış olan bir babayı görünce durdurdum. Iraklıya, sor bakalım dedim, çocuğun anası nerelerdeymiş? Sordu,

Abi kaçarken anasını kaybetmişler, nerede olduğunu bilmiyorlar. Cep telefonu açılmıyormuş, adamcağız karısını arıyor.

– İyi kalsın surda kenarda, istediği kadar telefon etsin.

Bir süre sonra otelin her tarafına saklanmış olan 250 kadar kaçak dışarı çıkarıldı. karanlık olmasına rağmen sağ taraftaki tepelerde, Jandarma ışıkları hareket etmeye devam ediyordu. Bu ışıklardan orada onlarca Jandarma aracı ve yüzlerce Jandarma olduğunu anladım. Sol taraftaki ormanda saklananlar, ışıklarını söndürüp, muhtemelen iç taraflara kaçmışlar. İçeride kimse kalmayınca, karısını arayan adamı da dışarı çıkardım. Çocuğa baktıkça aynı yaştaki kendi oğlum aklıma geldi. Çocuklarım, karım aklıma geldi. Çıldıracak gibi oldum. İşim bitince odama çıktım. 15-20 dakika kadar son 10 saatte yaşadıklarımı düşündüm. Ve birden sanki bir dejavu yaşadım. Her saniyesi tekrarlandı beynimde. Bir filmi ikinci kez görüyor gibiydim. Kafamda bir şimşek çaktı. Otelin iskelesine bağladıkları köhne tekne, evet ya… İskeleye çarpmasın diye araya kamyon lastiği falan bağlamışlardı. Evet evet lastikleri bot iskeleye çarpıp, ses çıkarmasın diye bağladıklarını şimdi anlıyorum. Camı açıp, iskeleye baktım. Jandarmaların uzaklaştığından emin olanlar, bota biniyorlardı. Işıksız ve karanlık içindeki belirsiz siluetler, bir süre hareketlerini sürdürdüler. Zaten birkaç dakika içinde de bot hareket etti. Gene öyle ışıksız ve bir hayalet gibi. Birden ölen Aylan bebek aklıma geldi. O köhne teknenin onca insani üç saat boyunca taşıması imkansız. En çok yarım saat geçmeden sulara gömüleceğine eminim. Gene o teknedeki çocukları düşündüm, Aylan‘ın kumsalda yatan ölü bedenini düşündüm. kendi çocuklarımı düşündüm ve hiç tereddüt etmeden Polisi aradım.

ay

Polis beni Jandarma ve Sahil güvenliğe yönlendirdi. Derhal harekete geçeceklerini söylediler. Ve rekor zamanda, bir buçuk iki dakika içinde, denizin üstü sahil güvenlik botlarının ışıkları ile doldu. Işıkları gören kaçakların teknesi birden son sürat yönünü kayalıklara cevirdi. İntihar etmeye gidiyordu. Buradan sadece 4-5 kilometre açıklardaki olaya inanamıyordum. Kalbim duracak gibi birkaç dakika nefessiz kaldım. Sonra Pat! diye yükselen bir sese, yüzlerce insanin çığlıkları karıştı. Tekne kayalıklara çarpmış ve içindeki bütün kaçaklar denize dökülmüştü. Sahil güvenliğin denizden topladığı mültecileri, ambulanslar hastanelere taşıdılar. Deniz de kimse kalmayınca da tekne tekrar kullanılmasın diye sahil güvenlik tarafından yan yatırılarak, yüzemez hale getirildi. Operasyon bittiğinde gün ışımıştı. Yatağıma uzanıp biraz uyudum. Uyanınca yattığım yerden kalkmadan düşüncelere daldım. Hayata bakış açım değişti. Memleketimin geleceği için endişelerim arttı. Bölünmüş ve parçalanmış Suriye‘nin vatansız kalmış insanların dramını düşündüm. Vatanı sevmenin ve bölünmeden birlik içinde yaşamanın gereğini çok daha iyi anladım. Sabahleyin keşfe gelen Jandarma komutanı ile konuştuk biraz. Tekne tam batmamış ama yan yatmıştı. Gidip bir kez daha beraber baktık. Komutan anlattı:

– “Bu Şerefsiz çeteler, ellibin, yüzbin lira verip, böyle eski bir tekne alıyorlar. Üstüne uyduruk bir motor takip, insanları gönderiyorlar.”

Bazıları lastik botlarla falan hayatta kalmayı başarıyor ama denizde kayıplar çok fazla. Bu tekneler o kadar kötü ki, bazen kıyıdan iki yüz metre açılamadan batıyorlar. Çok büyük ve çok kirli bir insan ticareti yapılıyor.

Bir kaç gün hep o denize dökülen insanları düşündüm. Komutan söyledi, çok şükür içlerinde boğulan yokmuş. Hepsi kurtulmuşlar. Ben küçük bir çocuğun ölümünden etkilenip harekete geçmiştim ihbarda bulunmuştum ama çok şükür bir tekne dolusu insanın hayatını kurtarmıştım. Eğer ihbar etmeseydim ve o tekne batsaydı, onlarca, yüzlerce insan ölmüş olsaydı, iste o zaman kendimi asla affetmez, vicdanımı susturamazdım. Ben dünyadaki tüm kötülüklere ve kötü insanlara inat, kendimi hep iyi insanların tarafına koydum. Ve öyle de kalacağım. Allah bana haram ve kirli kazanç nasip etmesin….

mültci

Sabriye CEMBOLUK

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: