Ben ve İsmet

Veysel Karataş yazdı…

ismetSene 2000 mi, 2001 mi? o tarihler işte! İsmet Özel yolunu kaybetmiş. “Önüne çıkan yolların hepsi gidilecek yol gibi duruyordu” Kafası çok karışıktı. Ne yapacağını bilmiyordu. Yardım teklif ettim. Kabul etti. “Beni izle” dedim. Böylece onu doğru yola, esenliğe kavuşturdum. Bana teşekkür etti. “Sen olmasan biz doğru yolu biraz zor bulurduk” dedi. (yanında iki kişi daha vardı. Oğlu ve dergi editörü)

O tarihlerde İsmet Özel Gerçek Hayat Dergisi‘nde yazıyordu. Türk, Müslüman, her Müslüman Türktür, her Türk Müslüman değildir. O halde Sokrates de ölümlüdür. tezlerini daha yeni yeni dillendirdiği dönemler.

“ben o yaşta koltuğumda kitaplar 
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı 
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları 
kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.” 

ve İsmet diyor başka da bir şey demiyordum. Erbain‘i ezbere okuyordum.

erbOlayın Aslı Şöyle

İsmet Özel “Toparlanın Gitmiyoruz” konferanslar dizisi için Adapazarı‘nda. Konferans öncesi, Çark caddesinde Kadrican Mendi‘nin sahibi olduğu, X’ir Kitabevi‘nde imza gününde.

Oturdu sohbet etti. Sohbet bittikten sonra kalktı ve X’ir‘den çıktı. Önce Çark caddesine doğru adım attı, vazgeçti. Sonra arka taraftan çıkışa yöneldi, tekrar duraksadı. “Hocam gideceğiniz yeri biliyor musunuz?” diye sordum. “Yokkk! Malesef bilmiyoruz.” “Yardımcı olmamı ister misiniz?” “Hayyyy hayyy” dedi. İşte böylece bizim İsmet‘le yolculuğumuz başladı. “İSMET” diyorum. Çünkü yolda epey bir samimiyetimiz arttı. Senli benli konuşmaya başlamıştık. Daha doğrusu o bana “sen” diye hitap ediyordu. Ben de zaten kendime ben diyordum.

İkimizde arabanın arkasında oturuyorduk. Deprem sonrası Adapazarı‘nın hali perişandı. Karlı ve soğuk bir günün ardından her yer çamur içinde. Tekerlek kah çukura saplanıyor, kah tümsekte zıplıyordu. Çadır evler halen duruyordu. Sessizliği bozmak ve sohbeti başlatmak için. “Şehir depremden sonra bir türlü “TOPARLANAMADI” dedim”. Konferansın ismine zekice bir kelime oyunu ile gönderme yapmış, derin bilgeliğimin kavranılmasını beklemeye koyulmuştum ama İsmet Özel anlamadı. Camdan dışarı bakıyordu. Sonra şu şiiri okudu. “Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir/ kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa”… Devamını getirmesine izin vermeden araya girdim. “yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa/o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir”. Tebessüm edip, bana baktı. Ben de gururlu bir şekilde arkama yaslandım. (Arabayı oğlu kullanıyordu). “Gaza bas, sağa sola sapma, düz git. İlerde yanmayan ışıklardan sağa dön.” Oğlu biraz gıcık ve kibirli bir tipti. Tevazu yönünden babasına hiç çekmemişti (!) “Emredersiniz efendim” dedi. “Estağfurullah sen önüne bak, yollar kötü”!sonraİşte böyle! Yolda başka şeyler de konuştuk. Bir ara arkadaşının babaannesinden bahsetti. “Bizim arkadaşın babaannesi” deyince, “ZÜLKÜF” mü dedim. “Yokkkk!” “ZÜLKÜF değil dedi. Sanırım orada gayri ihtiyari bir cevap verdi. Neyse, bunlar burada anlatılmayacak özel şeyler…” mübalağa değil. Heyecanla karışık tuhaf bir halet-i ruhiye idi işte.

Sigara uzattım. (o zamanlar sigara içmek daha ayıptan sayılmıyordu). “İçmiyorum” deyince ben de içmedim. “Jitan sigarası mı içiyorsunuz”? “Ben sigarayı bırakalı çok oldu.” Ardından yine sessizlik…

“Öğrenci misin diye sordu?” “Evet, öğrenci sayılırım. Yüksek lisans yapıyorum.” “Saat kaç gibi uyuyorsunuz” dedim. “Gece saat 10: 00 oldu mu uyurum.” “Ben de sabaha kadar uyanık kalıyorsunuzdur” diye tahmin ediyordum.” “Hayır! Ben asla sabahlamam” ve ilave etti. “Başımı yastığa koydum mu uyurum. “Bir gün üniversitedeyken uykum kaçtı, kalktım ve o sorunu düşündüm. Kısa sürede hallettim. Sonra kafamı yastığa koyduğum gibi uyudum” dedi.ismeeeSorulacak onca soru varken muhabbeti gelişine bırakmıştım. Son dönem tezlerinden bir şey anlamıyordum. Nasılsa anlamayacağım konulara burnumu sokup, konunun bir girdaba dönüşmesinden korktuğum için havadan sudan konuşmayı yeğlemiş, belki de bu yüzden fikri sorular sormamış ve yolculuğun tadını çıkarmayı tercih etmiştim.

“Biliyor musun benim şiirlerim vasıtasıyla dost olan insanlar var”. dedi. Ben de bu duruma kendimden bir örnek verdim.

Bana sorduğu sorular da oluyordu, editöre sorduğu sorular da. Şiirleri ile ilgili o soruyu, arkadaşının babaannesini ve daha bir kaç soruyu bana mı sordu, yoksa editöre mi sordu, bilmiyorum. Belki de oğluna sormuştur. Bir ara derginin son sayısı ile ilgili teknik bir şey sordu. (içimden yaww ben nereden bileyim dedim). Sesli bir şekilde de “Bilmiyorum” dedim. Ama soruyu editör cevaplayınca İşte o ara bir şüpheye kapıldım. Sohbeti benimle mi yapıyordu, yoksa editörle mi yapıyordu? Tam emin olamamıştım ama editöre sorduklarını da oğluna sorduklarını da ben cevaplıyordum. İşte bundan gayet emindim.

Konferans Atatürk Anadolu Lisesi‘nin karşısında Serdivan Düğün Salonundaydı. Çarkın başından itibaren yolculuğumuz trafik ve yol şartlarıyla birlikte 15-20 dk. sürmüştü. Son durağa geldiğimizde arabadan bir inişim vardı ki sormayın. Önce ben indim sonra İSMET..özel

Veysel KARATAŞ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: