Açık Mektup; Doktor Jıvago

Peren Birsaygılı Mut yazdı…

doktor

Saygıdeğer Bay Jivago,

Bir keresinde şu satırları yazmıştınız günlüğünüze; “Peki beni gerek bir doktor gerekse bir sanatkâr olmaktan alıkoyan nedir? Çektiğimiz yoksulluk, durmadan değişen yaşayış tarzımız ya da serseri bir hayat yaşamamızı sebep olarak gösteremem. Bütün bu “geleceğin şafağı”, “yeni bir dünya yaratmak”, “insanlığın meselesini taşımak” gibi lafların tesiri kalmadı. İnsan bunları ilk defa işitince, aman ne muhayyele-ne düşünüş-ne güzel sözler diye düşünüyor. Fakat daha sonra bir parça düşününce bunların birer boş laftan, klişeden ibaret olduğunu anlıyor.”

Bu sözleri size söyleten neydi acaba? Yani o ilk kırılma noktasından ve sizi bir nehir gibi akmakta olan tarihin ortasında yapayalnız bırakan o ilk andan bahsediyorum. Dünyanın farklı yerlerindeki milyonlarca insanın sayısız kez tekrar ettiği bir şey var. Tarih, bir sınıf mücadelesinden ibarettir, iyi ve kötünün amansızca çekiştiği ettiği bir efendi-köle kavgasıdır. Biliyorsunuz Karl Marx ve Friedrich Engels’in birlikte kaleme aldığı Komünist Manifesto’da geçer bu. Biz Müslümanlar ise daha eskiye, Habil ile Kabil’e dayandırırız bu çatışmanın temelini. Kabil’in öfkesine ve hırsına engel olamayarak kardeşi Habil’in canını almasını, yeryüzünde işlenmiş ilk bozgunculuk, ilk cinayet olarak biliriz. Habil haksızlığa uğramış, adaletsizliğin kurbanı olmuştur. Ezenler ve ezilenler, ta o zamandan beri devam eden bir kavganın taraflarıdır bizim için.

“Ama hüzünlü olacak benim hikayem belli” Puşkin’in kahramanlarından birisi söylüyordu bunu. Tam da size yaraşır bir söz.  İflas etmiş bir asilzadenin oğlu olarak dünyaya geldiğinizde Rusya, tarihinin en karışık dönemlerinden birini yaşıyordu. Babanız kendini trenden atarak intihar etmiş, siz de önce dayınızın, sonra da başka bir ailenin yanında yaşamak zorunda kalmıştınız.  Anneniz zaten babanızdan da önce kaybetmişti hayatını. Ancak bir çocuğun başına gelen bu acı olaylar çok fazla kimsenin dikkatini çekmemişti zira yaklaşmakta olan devrimin ateşi her yeri sarmıştı ve zaten savaşta olan imparatorluğunun her karış toprağı böyle hikayelerle doluydu. Bazı soylu çabalar içine giren insanlar dışında, kimsenin kimseyle özel olarak ilgilenecek hali yoktu yani. Sizin gibi beş parasız ortada kalan binlercesi vardı ve herkes kendi hayatını biraz olsun yaşanır kılmanın peşindeydi. Ancak bunun da üzerinde bir kuvvet vardı ki, ezilen Rus halkının en azından bundan sonra insanca yaşaması gerektiğini savunan Bolşevik’ler. Uzun yıllardır süregelen çabaları sonuç vermek üzereydi. Lenin bir süredir bulunduğu Almanya’dan çıkarak gizli yollardan Rusya’ya varmış ve “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganıyla meşhur Nisan tezlerini yayınlamıştı. Bu zamana değin büyük bir gücü elinde tutan Çarlık yıkılmak üzereydi artık. Ve siz de böylesi önemli bir tarihsel dönemecin şahidi olarak, kendi kişisel trajedinizi bir çekmeceye kilitleyip, doktor olarak karışmıştınız hayatın içerisine.

Bay Jivago,

Böylesi dönemlerde çoğu insan kendine kolayca bir rol bulabilir. Bir kenarda durarak, yaşananlara seyirci kalmak istemez kimse. İnançlarının peşi sıra gitmek, hani derler ya zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi kalmamış insanlar için çok daha cesurca bir davranıştır üstelik. Daha ne kadar kötü olabilir ki? diye düşünürler. Bir kuş göğüslerinin orta yerinde kanat çırpmaya başlamış, bu romantik duygular iyi gelmiştir ruhlarına. Bir de öfkeleri vardır, üzerlerinde adeta bir övünç madalyası gibi taşıdıkları. Ve öfkeyle romantizmin birleşimi başka insanlar haline getirmiştir onları artık. Soylu ideallerin peşinde koşan idealistler ve doğuşu pek yakın olan yeni bir dünyanın mimarlarıdır hepsi de. Öyle görürler kendilerini. Halk onlardan yanadır, tarih onlardan yanadır, hatta inanmaya devam ediyorlarsa hala, Tanrı bile onlardan yanadır. Böyle düşünürler.

lara

Siz de onlardan biri değil miydiniz? Devrimin ilk zamanlarındaki heyecanınızı anımsıyorum da. Lara’yla olan bir konuşmanızda ona verimli, samimi bir hayata karşı nasıl büyük bir arzu duyduğunuzdan bahsetmiştiniz. Bir uyanışın, ayaklanmanın içinde bulunmak, onun bir parçası olmak istiyordunuz. Düşüncelerinizin içinde devrime duyduğunuz hayranlık ve sadakat vardı. Olup biten her şeyde yeni bir hayatın belirtileri ve müjdelerini görüyordunuz. Bu yeni hayat sizi içine alacak, sarıp sarmalayacaktı.  Daha önce 1912-1914 yılları arasında, yani savaştan önce Rus düşünce ve sanat hayatında kendine has, size heyecan veren birtakım değişiklikler başlamıştı. Ve siz de biraz olsun dahil olabilmiştiniz bu atmosfere. Bir yandan, devrimden sonraki yeni hayatınızda bu günlere geri dönerek, tekrar edebiyatla uğraşmanın hayallerini kuruyordunuz.

Sizin aslında sükuneti seven bir adam olduğunuzu o zaman anlamıştım. Bu dönemin kendi içerisindeki hareketliliğine rağmen size huzur veren bir tarafı vardı zira yakınında olduğunuz sadece sanat ve edebiyattı ve silahların gölgesi düşmemişti henüz üzerinize. Bir doktor olarak alışık olmanız lazımdı kan ve gözyaşına ama siz sanırım yanı başında patlayan el yapımı bir bombayla bir uzvu kopan ya da çatışma sonucu yaralanan hastaların değil, kader dedikleri türden başa gelen hastalıklarla uğraşanların tedavisine katlanabilen bir yapıya sahiptiniz. İnsan eliyle açılmış yaralar ağır geliyordu size. Yanlış anlamayın lütfen, doktorluğunuza söz söylemek değil amacım, sadece naif bir insan oluşunuza dikkat çekmek istiyorum.

Hem bir keresinde hatırlıyor musunuz, yolların adam boyu karla kaplı olduğu bir kış günü trenle Moskova’ya giderken, aynı kompartımana düştüğünüz bir genç vardı. Neydi adı? Evet, Pogorevshikh. Kusura bakmayın ama siz Rusların adı da hep zor söylenir zaten. Bu Pogorevshikh ateşli bir Bolşevizm savunucuydu, hatta meşhur bir devrimcinin de yeğeni olduğunu özellikle belirtmişti size. Falancanın yeğeniyim diye gururlanma adeti, ta o zaman sizde de varmış demek. Her neyse, bu genç size karışıklığın kurulmasını istediğiniz düzen kadar normal bir şey olduğunu söylemişti. Ona göre, henüz cemiyet yeteri kadar yakılıp yıkılmış değildi ve tamamıyla harap olmalı, elle tutulacak hiçbir şey kalmamalıydı. İşte ancak o zaman her şey mükemmel bir düzene sokulurdu. Bir tür anarşizm ama büyük bir çelişki yok mu içerisinde? Her şeyi yıktıktan sonra inşa edecekleri yeni düzen yine kendi baskı araçlarını doğuracaktı zamanla çünkü. Ancak insan bir fikre kuvvetle bağlandığı zaman, barındırdığı çelişkileri görmesi çok zordur. Taassup, dindarlara özgü bir özellikmiş gibi algılanır hep ama her fikir, çevresine toplanmış ve kendilerini başka yerde nefes alamayacaklarına inandırmış fanatiklerini de oluşturur zamanla ve böylelerine laf anlatmak neredeyse imkansızdır. Hatırlıyorum, siz de genç Pogorevshikh’e bir müddet itiraz etmiş ancak daha sonra sözlerinizin bir faydası olmadığını görerek, susmayı tercih etmiştiniz. İçiniz sıkılmıştı bu diyalog sonrası. Bir süre trenden dışarı bakınmıştınız, Rusya tüm çıplaklığıyla o pencerenin arkasındaydı. Öyle ne kadar dışarıyı izlediniz bilmiyorum ama olup bitenleri sorgulamaya başladığınız ilk anlardan birisi sanırım o andı.

Bu esnada, günlük çalışmalarınıza ek olarak bir de başhekim tarafından istatistik vazifesi yüklenmişti üzerinize. Elinizden bitip tükenmeyen evraklar geçiyor, bir yığın kart doldurmak zorunda kalıyordunuz. Ölüm oranları, hastalık oranları, çalışanların kazancı ve haklarındaki bazı özel bilgiler, yiyecek ya da ilaç stokları hepsi sizin elinize bakıyordu.  Bazen sıkılıp hepsini bir kenara bırakıyor ve yazdığınız hatırat üzerine düşünüyordunuz. “Kuklalar ve İnsanlar”dı kitabın adı. Bir doktor olarak faydalı olmak istediğiniz kadar, esaslı bir eser üzerine çalışma isteğiniz vardı öyle değil mi? Sizden önce yaşamışlara ve çağdaşlarınıza şimdiye kadar yaptıkları hatalar için teşekkür edecektiniz. Tıpkı Goethe’nin Faust’u gibi.

faust

İçinizde kopan fırtınalar kâğıda dökülmeye başlamıştı artık. Bir yandan hastane çalışanları birtakım hiziplere ayrılmıştı ve siz hiçbirisini memnun edemiyordunuz. Kimisi sizi fazla tehlikeli bulurken, bazıları da tam tersine yeterince devrimci bulmuyordu. Biz böyleleri için “Ne İsa’ya ne Musa’ya yarabilmiş” deriz ve sizin durumunuz da tam bu tarife uyuyordu. Üstelik boğuşmak zorunda olduğunuz başka büyük sorunlar vardı. Açlık ve soğuk ortalığı kasıp kavuruyordu ve her şey temellerinden değişirken, insanüstü bir gayretle sarılmanız gerekiyordu hayata. İsyanlar birbirini takip ediyor, beyazlara olduğu kadar kızıllara karşı da ayaklanmalar baş gösteriyordu. Yani eski hayatınız nerede son buldu, yenisi ne zaman başladı ayırt etmek zordu. Yan yana durmuş, cevapları bilinmeyen iki bilmeceye benziyorlardı. Ve siz orada, resmin bir yerinde eşiniz Tonya ve oğlunuz Sasha ile birlikte ayakta kalabilmek için bilmecelere cevaplar aramaya devam ediyordunuz.

Bir de Lara vardı o resimde. Zaten karışık olan hayatınızı daha da içinden çıkılmaz bir hale sokma pahasına sevdiğiniz kadın. Tıpkı sizin gibi küçük başta babasını kaybetmişti. Ardından annesi ile işçi mahallesinde kötü bir eve yerleşmişler ve annesi burada terzilik yapmaya başlamıştı. Onunla ilk karşılaştığınızda ikiniz de henüz 20 yaşında bile yoktunuz ve “tanıdığım kimseye benzemiyor, sanki başka dünyadan gelen bir kız” diye geçirmiştiniz içinizden. Lara seneler sonra bu kez hemşire olarak çıkmıştı karşınıza. Sırf kendini güvende hissetmek için evlenmiş ve bir kızı olmuştu ancak kocası Pasha gönüllü olarak savaşa katılarak izini kaybettirmişti, onu arıyordu bir yandan. Tuhaf bir durumdu sizinkisi, hem eşiniz Tonya’ya sadakatsizlik ettiği düşünerek büyük bir vicdan azabı duyuyor, hem de vazgeçemiyordunuz Lara’yı sevmekten. Yine arafta kalmıştınız yani.

Muhterem Bay Jivago,

İnsanoğlu olarak en büyük sorunlarımızdan birisi aslında ne biliyor musunuz? Karşılaştığımız insanları, adeta birer fotoğraflarmışçasına bir çerçeve içine koymak istiyoruz. Ve o çerçeveyi duvarımıza astıktan sonra huzur içerisinde yeni kurbanlar aramaya devam ediyoruz kendimize. Bu duruma, en çok da tıpkı sizin yaşadığınız dönemde olduğu gibi tarihin keskin virajlarında yaşanıyor. Keskin virajlar soylu insanların olduğu kadar pek çok fanatiğin doğumuna da neden oluyor. Hatta bazen durum öyle bir hal alıyor ki, bu soylu insanların sesleri duyulmaz oluyor ve ortalık gürültücü fanatiklerin hakimiyeti altında kalıyor.

Cioran, Ezeli Mağlup‘ta şöyle diyordu; “İdeoloji nedir ki aslında? Fikirle tutkunun birleşmesi. Hoşgörüsüzlük de bundan gelir. Çünkü fikir, kendi içinde tehlikeli olmazdı. Fakat bir histeri ona bağlanır bağlanmaz, berbat olur.” Ne kadar doğru değil mi? Düşünüyorum da; Bir zamanlar tutkuyla bağlı olduğunuz ve doğum sancılarına şahitlik ettiğiniz devrimin bazı insanlar üzerinde böyle bir histeri yarattığını gördüğünüzde ne çok acı çektiniz kim bilir?

“Ben içinde kırılmış bir şey olan bir insanım” demiştiniz bir keresinde. Trajik ve onurlu yaşam öykünüzü en güzel özetleyen bu sözdü.

ezeli

Peren Birsaygılı MUT

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: