Manipülasyon Çağı

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

modernnnn

Modern düşüncenin başarı veya tahakkümünü `manipülasyon tekniğinde` aramak gerekir. Her şeyden önce yetilerde/malzemede manipülasyona gidildi: Örneğin, irade, duygu ve eylem gibi kendine has dinamikleri olan yetileri de düşünceye indirgemek veya düşünceyle özdeş kılmak modernitenin bir manipülasyonuydu. Bu bağlamda J. Locke çok erken fark etti bunu ve düşüncenin (ideanın), rüyaların, eylemin de yerine geçtiğini söyledi.

Bunun için olmalı ki, artık doğal hukuk ve ahlaktan söz edilecekti. İrade, eylem ve duygu, deyim yerindeyse, akıl kuru üzerinden değerlendirilecekti.  Malum Greklerde, doğa/natüre, akıl/reason anlamına da geliyordu.

Oryantalist Rosenthal, İslam düşüncesinin etkin ve üretken olabildiği dönemlere dikkat çekerek, “bilgide diğerlerini toplayarak, düşünsel etkinliğini daha ekonomik yoldan sürdürülmesinin önemini” ısrarla vurgular. Böylece o, değerin lokomotif gücüne işaret eder. A. Schimemmel de, bu öğelerin birbirine bağlılığı ve birbirini gerektirdiği hususunun İslam kültüründe bir ağaç şeklinde sembolize edildiğine işaret eder. “Ağacın gövdesi, iyilik yapma; dalları dürüstlük; yaprakları edebe riayet ve nefse hâkimiyet; kökleri kelime-i şahadet; meyveleri marifet”dir. Ancak bu meyve, ağacın tohumunu da içinde barındırdığı için o hem hareket noktası, hem de varılacak hedeftir. Zira “marifet, irfanî bilgidir”.

Buradaki düşüncenin özü ise, Varlık ve bilgi hatta değer bakımdan birliğin tesis edilmesidir. Mişkâtu’l-Envâr’da Gazali, benliğin bilgisi ile benliğin varlığının bir ve aynı şeye tekabül ettiğini söyler. Zira insanın kendini, benliğini bilmesi, kendi gerçekliğinden başka bir şey olmadığından, var olma veya huzur kendini bilmeyle bir ve aynıdır. Huzurda (presence) Salih amel, irfan, iman bir ve aynı şeydir. Bunların tümüne marifet de denebilir. Özellikle ağaç metaforuyla sembolik olarak ifade edilen bu Varlık-Bilgi-Değer birliği, İslam düşüncesinin özgün bir paradigma olduğunun ifadesidir. Dahası günümüzdeki ontolojiden uzaklaşılan ya da Varlık-değer parçalanmışlığına formül aranırken sözünü ettiğimiz bu güçlü yapı yol gösterebilir.

Ancak modernite, epistemoloji ve ontoloji özdeşliğinde, salt düşünceyi yüceltmesinden dolayı, Varlığın yerine daha çok epistemolojiyi yerleştirmeye çalıştı. O kadar ki, düşünüyorum, öyleyse varım ilkesi zamanla, Varlığım savrulurken bile düşünmekteyim parçalanmışlığına evrildi.

Elbette bütün sistemlerde insanın kendini bilebilmesi zordur, bilen/bilinen aynılığından dolayı. Özne, kendini nesneleştirerek bilebilecek. Ancak işin içine iman girdiği zaman, Varlık ile temasa geçen mümin/ibadet ile var olduğunu her irtibatta teyit etmiş olacaktır. Bunun için olmalı ki, ilim aynı zamanda imanı, iman ayni zaman da güzel eylemleri gerektirir. Her birinde irtifa kazanmak, varlığın güç alması demektir. Bu aynı zamanda bir tur bilme veya farkındalık çeşididir. Bu manipülasyon çağında, imanın yerine inançlar/kanılar (deizm) ikâme edildi.

şizofren

Modern düşünce öte yandan adaleti de manipüle edilerek yerine eşitlik kavramını ikame etti. Elbette bu düşünce merkezli bir yapıda, `eşitsizliği derinleştiren bir hak` tartışmasının başlamasıydı. Oysa yukarıdaki çözümlediğimiz iman endeksli paradigmada eşyanın bütünü içinde kendi yerimizi bilme, durumumuzu tanıma ve tasdik etme ve kişinin bu biliş ve tasdike göre hareket etmesi, hem bireysel hem de toplumsal açından adaleti getirecek olan edepli olmadır. Esasen bilme, sevme, hissetme, adil olma ve eylemde bulunmanın hepsini ihata eden bir akıl nosyonu var olmakla birlikte, pratikte de bunun tecessüm ettirilmesi gerekmektedir.

Modernite halife olmayı reddederek, dünyaya ve eşyaya hâkim olmak istedi. Âdem’e yani insana Allah, eşyanın üstünü örten “isim perdesinin” sırını vermiş ve böylece insanı halifesi, dünya üzerindeki yaveri kılmıştır. Roma hukukunda “tanım” ve “kural” eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Eşyayı tanımlamak veya üzerindeki isim perdesini kaldırmak bir bakıma hâkim olmak anlamına gelir. Hâkim olmak, hükmetmeyi, vekil olmak, ahlaken yetkin olmayı; Allah’ın yaveri olmak ruhun küçülmesini göze almamayı gerektirir ki bu bir bakıma sadakattir. Sadakat de, kuralların, normların ve sınırların ihlal edilmemesidir. Kanun, dışsallaştırılmış bir bilinç; bilinç ise, içselleştirilmiş bir kanundan başka bir şey olmadığına göre, hukuku ve ahlakı birbirinden ayırmak mümkün değildir. Adaletin kuralları, kanun ve bilincin karşılıklı etkileşimleriyle oluşturulur.

 Allah’ın bilgisinin, gücünün ve iradesinin toplumda hüküm/adet olarak tecessüm etmesi, dışsallaştırılmış ve yasalaştırılmış adalettir.

mmmmm

Niyet, sorumluluk ve ceza şüphesiz, ahlak, hukuk ve dinin organik bağını açığa vurur. Niyetle sorumluluk başlamaktadır. Mesela namaza başlayan kişi namaza niyet ettiğini söyler. Böylece bir sorumluğu üstlenir. Dahası namazın kendisini kötülüklerden koruyacağına inanır. Bu durum iman ve eylem arasındaki kopmaz bağda açıkça görülmektedir. Kur’an’ın “takva” kavramı da bunları kendinde toplar. Takva, Allah’a yakınlıkla birlikte erdemi barındıran bir korku durumu (uyanıklık), sadece eyleme geçişi tetikleyen bir durum değildir. Aynı zamanda o, eylemin bir parçasıdır. Yine sabır, takvadan ayrılmazken, sabır ve tahammülün imanın ve ahlakın Kur’an da sabrın imanla birlikte kullanıldığını Hz. İbrahim’e İsmail’i kurban etme emri geldiğinde,  İsmail, “beni sabredenlerden bulacaksın” derken, imanın sabrı da ihtiva ettiğini ima etmektedir. Hatta babasının ona yönelişini “kesme” fiiliyle karşılarsak, ahlak ve din arasında bir ayrım kendini hissettirir. Oysa “kurban” kelimesi, iman ve ahlakı bir araya getirir. Teslim olması onu aydınlığa kavuşturmuştur. İmanın bir yönü sabır iken diğer yönü belki de “sınanma”dır. İmanı ve dini ahlaktan ayırma bu örnekten de anlaşılacağı üzere mümkün değildir.

Habisliği tekrar etmenin cezası kişinin olduğu gibi kalmasıdır (kalplerin mühürlenmesi). Hak ile batılı, ilahi kelam ile insanî kelamı birbirinden ayıramama durumu. Böyle olunca da kişinin, ahlaki bakımdan küçülmesi oldukça anlaşılır bir durumdur. Ahlak dışı bir davranış kanun önünde yasal görülmeyecektir. Talal Asad burada iman ve inanç arasındaki farka dikkat çekmektedir. O,  imanı, Tanrı’ya inancın erdemi olarak görmektedir. İman, inananlar arasında kişiyi, güven ve sorumluluk yoluyla bağlar. İmanı kısaca Allah’a güven olarak ifade edersek, bu erdemi ve güveni kendinde barındırır. İnanan, güvenilir de olmalı. Böylece iman eyleminden ahlakı ayırmak mümkün değildir. Toplumsal yönünü de dikkate aldığımızda, inanılan Varlığın, Allah’ın sınırları, toplumda hukuk olarak görülür. İman, ahlak ve hukuk arasındaki derin bağlantı, seküler toplumda sorun olarak telakki edilmeye başlanmıştır. Mesela çoğu İslamcı modernist veya reformcu,  “dini kurallar alanını sınırlayıp seküler devlet hukuku alanını açmak için” argümanlar geliştirmişlerdir. Elbette bu düşüncenin altında,  hukuk ile ahlak arasında yapılan ayrımı içeren Avrupa düşüncesine dayanır. Zira söz konusu durum bizi, “hukukun sivil bir hükümdarın itaat alanı, ahlakın ise iç özgürlüklerle (vicdan) uyumlu olarak bireysel egemenlik alanı olduğunu ifade eden bir ayrıma” gönderir. Böylece kanunlar Avrupalı ve sekülerken, ahlak büyük oranda İslamî geleneğe dayalı olmak durumunda kalacaktır.

modernite

Ancak bu ayrım kendinde ciddi sorunları getirecektir. Bir kere, hukuk ve ahlak arasındaki bu stratejik ayrım, sömürgeciliği zorlayacaktır. Çünkü “özneleri yeni bir kamusal ahlaka uygun şekilde eğitme tarzındaki yasal görevi, bu ayrım beslemektedir”. Böylece ibadet, (Allah-kul) mu’amelat (inananlar arasındaki kurallar) ve hudud (cezalar yoluyla getirilen sınırlama) kavramları arasındaki bağlantı bozulduğu için, ibadet bilhassa sahneden çıkarılıp, bireysel bir tercihe dâhil edilecektir. Hukuk ve ahlak arasındaki kesin ayrım, geleneksel dilde ve düşüncede farklılaşmayı ve anlam kaybını getirir. Mesela geleneksel dildeki fazilet nasıl tanımlanacaktır? Çünkü fazilet, basit bir müeyyide veya yönetime göre tanımlanamaz. Fazilet, tüm sorumlu davranışı ima eder. Bu davranış, dünya ve âhirete birlikte gönderme yapar.

İşte doğal hukuk ve doğal ahlak arasındaki irtibatsızlığın kaynağı burada aranabilir. `Etik görünmese de, hukuken bir sorun yok` diyen, hukukçunun sözü tam da söylemek istediklerimizi açığa vurur. `Ahlaksız hukuk` gibi bir ucube çıkıyor esasında zorlayınca sınırları. Yine anne karnındaki bir çocuğun dünyaya gelmesine son verme/cinayet/kürtaj ahlaki olmasa da, ülkelerin yasalarına göre belirli dönemlerde bunu nihayetlendirmek hukuki haktır. Ayni şekilde ölme hakkı/ötenaziyi de düşünebiliriz.

İlginç bir şekilde bu kırılmanın özellikle modern zamanlarda olduğunu görüyoruz. E. Durkheim ‘Dinî Hayatın İptidaî Şekilleri’ isimli eserinde din, ahlak ve hukukun başlangıçta bir bütün olarak telakki edildiğine ve ahlak ve hukuk için ayrı bir kelimenin bile kullanılmadığına işaret eder. Esasında semavî dinlerde hala bu bütünlüğün izini sürmek mümkündür. Mesela İslam dininde şeriat kelimesi, din, ahlak ve hukuku aynı anda ima eden bir terimdir. Yine yaratmak (halk) kelimesi ile ahlakın aynı kökten türediğini anımsarsak, aynı bütünlüğün yankılandığını fark ederiz. Nihayet, “size din olarak İslâm’ı seçtim ve nimetimi tamamladım” (5/3) ayetinde ise İslam’ın kendinde bu üçlüyü barındırdığını sezeriz. Değer, hem düşünceye genişlik hem de Varoluşa güç kattığı için onun üzerinden bir Varlık-Bilgi inşası kavi görünmektedir.

adalet

Öte yandan Aristoteles’in erdem tasnifinde ‘adaleti’ orta erdem olarak ifadelendirmesi de aynı gerçekliği teyit etmektedir. Varlık hiyerarşinde insanın kendi insanlığını fark etmesi ve diğer bütün var olanlara haksızlık yapmaması, hukuku, ahlakı ve dinin maksadını bir ve aynı noktada birleştirir. Hatta Grek dininde adalet tanrısının varlığı da bunu teyit etmektedir. Konumuz açısından da adalet anahtar kavramdır. İnsan aklı dinden özgürleşerek adil olabilecekse, adaletsizliği doğal akıl bertaraf edebilecekse elbette din olmadan da insan ahlaklı olabilir. Ancak insanın bencil oluşu ve ‘insanın diğer insan için kurt olduğu’ fikri büyük bir tehlike olarak, doğal ahlakın güvenirliliğini tehdit etmektedir. İnsanın bütün gelişmişliğini ve gelişmekte olduğunu kabul edersek, doğal hukuk kanunlarıyla da adalet bir ölçüde yerine getirilebilir. Yukarıda, din, ahlak ve hukukun bütünlüğünden bahsetmemizin nedeni, insan varoluşunun bütün boyutlarıyla bağını ortaya koymak içindi. Rasyonel ilahiyat akılcılığı vurgularken; İbrahimi gelenekte din, bilhassa mitoloji ve ritüellerle, eylem, duygu, düşünce/tefekkür ve irade fakültelerini bütün olarak ve birbiriyle etkileşim halinde işin içine katar.

zaaaa

Aliye Çınar KÖYSÜREN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: