Çağrı Neye Çağırır

Aliye Çınar Köysüren yeni çıkan kitabı “Yedi Sufi’den Çağrı” yı yazdı…

490131-1

Günümüzde insan, o kadar çok şeyin arkasından koşmaktadır ki, bu koşu baş dönmesine ve kendi yörüngesini yitirmesine neden olmaktadır.

Dolayısıyla `kendine dönemediği için de çılgına dönmüş` durumdadır… İnsan, kendinden uzaklaştıkça, özgürlüğünü yitirdi… Bu `yörüngesiz var olma` bahtsızlığı veya istikâmetsizlik, insanı benliğin/egonun tahakkümüne maruz bıraktı. Ruhu paranteze alıp, bedene sığınma durumu zorunlu hale geldi. Bunun adına istikametten sapma da diyebiliriz pekâlâ. Çünkü istikâmet kelimesini yakından yokladığımızda, doğru yolda gitme, bu doğrultuda ilerleme, dik durma ve sadakat gibi anlamları vardır.

Şimdilerde ‘İstikamet` bilinse de, düz ilerlenememektedir. Yalpalamalar, yoldan ve `varoluştan sapmalar` yormuştur insanlığı. Dik durmak, istikâmet üzere ayakta kalabilmek de kolay değil böylece… Zira zemin çok kaygan. Sadık kalabilmek için insanın iç sesi, yüce çağrıyı duyabilmesi, her şeyden önemlisi vicdanının uyanık kalabilmesi önemlidir. Ancak yol yorgunluğunun verdiği `varoluşsal uğultu` vicdanın sesini de örtmekte, baskılamaktadır. Dahası durup düşünecek zamanı yok, bildiği tek şey koşuşturması gerekmektedir; tıpkı panikleyen küçük çocuğun, oyuncağını ararken, mantıksız ve muhakemesiz oraya buraya koşuşturmasına benzemektedir… Esasında o çocuk en azından ne aradığını bilmekte, sadece kafasını değil ayaklarını koşturmaktadır; oysa günümüz insani ne aradığından da pek emin değil…

`Varoluştan sapma`, kendimizden uzaklaşma ve istikameti şaşırma dolayısıyla `varoluşsal savrulma` durumunda vicdanın sesini baskılanmaktadır.

Vicdan pusulasına ihtiyacımız olduğu açık ancak ilkin, pusulaya ihtiyaç duymamız için, kaybolmakta olduğumuzu fark etmemiz gerekmektedir. Öyle ya, bireysel yolculuklar da böyle değil midir? Kendi içsel/deruni arayışlarımızda önce durumumuzu ve konumumuzu biraz bilmemiz gerekir. Nitekim “ruhsal değişimler ancak insanın kendi hikâyesini anlamasıyla mümkün olabilir”. Bir yandan kendimizden uzaklaşıyorken, öte yandan egonun tahakkümü altına girme halimiz, iki önemli gerilim olarak arz-ı endam etmektedir. Bu iki çarmıhtan ne kadar, ne düzeyde ve ne şekilde etkilendiğimizi anlama hali, günümüzde kendi hikâyemiz için en önemli farkındalık olacaktır.

Sonra, insani gelişme ve değişme için son derece önemli olan temel ihtiyaç `sevgi’nin yerine koyduklarımızın bir dökümünü yapmamız gerekiyor sanki. Zira bu sahte aparatlar hedeften sapmaya, yörüngeyi unutmaya sebep olmaktadır. Amaca ulaşmada sevginin vazgeçilmez işlevi vardır şüphesiz. Her şeyden önce “bir başkasının sevgisiyle kendini onaylanmış hissetmek insani gelişimin temel koşuludur”. Onay mekanizması zayıf veya güçlü kişilik, sağlıklı ve hastalıklı profil için önemli bir kıstastır. M. İkbal’in, kişinin sağlıklı ve gelişmiş olmasından bahsedeceksek, kendisinin, çevrenin ve Allah’ın onayının/sevgisinin son derece önemli olduğunu söylemesi manidardır. Sufilerin en merkezi teması, bu mekanizmayı, sevme/sevilmeyi, farklı enstrümanlar, yollar ve araçlarla güçlendirme çabasıdır. Dahası egonun ve nefsin tahakkümünden özgürleşmenin parkelerini de her sufi kendi meşrebince döşemektedir. Bu yol haritası da günümüz için son derece önemli kılavuzlardır.

Yunus Emre ve Mevlana’ya sadece bizim kültürümüzde değil; çoğu zaman bunların beslendiği gelenekle ve dinle çatışan kültürlerin de dikkat kesilmesinin nedeni, şahsiyet teşekkülünde çağrıyı duyabilmekle ilgilidir.

Belki de anlatmayı hedeflediğimiz farkındalık kazanma ve çağrıyı duyma dolayısıyla özgürlüğe doğru koşmanın sembolü olmalarıdır. Nihai ve şaşmaz ibre olarak Allah’ı görmek ve ona yönelmek, İstikâmet, özgürlüğün ibresini göstermektedir. Esasında özgürleşme ve şahsiyetin gücü arasında derin bir bağlantı vardır. Kişiliği eksik kalanların ruhu, Tarkovsky`in ifadesiyle, ruhları köşelidir ve onları hem huzursuz eder, hem de gelişmesi zordur. Esnek değildir örneğin. Onu bir çarşaf gibi esnetecek güç olarak Allah ile bağının olmasıdır. İşte farklı coğrafyaların insanı olmalarına rağmen,  Yunus Emre, Mevlana ve İbn Hazm gibi, içsel yolculuğu öne çıkaran şahsiyetleri evrensel bir anlatı içine yerleştiren de bu arayış ve istikamettir.

Kültürden kültüre, gelenekten geleneğe ve coğrafyadan coğrafyaya farklı insan modelleri olmakla birlikte, özgürleşmenin kodları konusunda hemen hemen ortak bir dil vardır.  Diyebiliriz ki özgür olmanın yolu, kültürün içindeki en yüce gücü sevmekten geçer. Onu sevmek için de isteklerini yerine getirmek; hak ve adaleti gözeterek iyilik yapmak gerekmektedir. Bunlar özgür olunmadan gerçekleşemez ve tabii ki büyük özgürlüğe de ancak bunlar sayesinde yelken açılır.

sufiiiiii

Adalet ve iyiliği gölgeleyen prangalar da özgürlüğe engeldir.

Mesela, hilekârlık ve şiddet ortamında, ya da bu niteliklerle var olmaya çalışıldığında, adaletin gerçekleşmesi mümkün değildir. Entrikalar içindeki yegâne gerçeklik, oyun içinde oyun, hile içinde hile tuzağının dönmesidir. Şiddet de böyledir. Zira şiddet, şiddeti tetikler ve büyütür. Bunların üstesinden ancak, adalet ve iyilik gelebileceği gibi, bunların egemen olduğu kişilerde ve durumlarda da adaletin ve sevginin etkin olması mümkün değildir. Adeta bir göle atılan taşın etrafında oluşan haleler gibi, sevgi, adalet ve özgürlük Allah sevgisini veya Allah sevgisi, özgürlüğü ve adaleti çevresinde büyüterek oluşturacaktır. Öte yandan benciliğin etkin olduğu bir yerde de sevgiden bahsetmek, sözde bir laftan öteye geçemez. Günümüzde herkes sevgi, dahası gerçek sevgiyi arıyor… Ancak bencillik diz boyu olunca nasıl sevilir veya sevgi nasıl büyüyebilir? Başkasına yardım etmeksizin iyiliksever olunamayacağı gibi, böyle bir durumda sahici sevgiden de söz etmek mümkün değildir. Yardımseverlik olmazsa fakirlik artacak ve başkasının sınırlarının geçilmesini, hırsızlığı tetikleyecektir. Ancak bu da bir tür zulümdür. Zira iyiliksever olmayan kendine zulmettiği gibi, fakir de başkasının malını alarak ona zulmeder. Şu halde rahatlıkla diyebiliriz ki yardımseverlik ve sevgi, özgürlüğün, dahası adaletin kanallarını açmaktadır.

Açıktır ki özgürlüğün devam etmesi için yardım severlik ve ötekinin zayıflığını görebilmek gerekir. Empati yapamayanın sevmesinden ve gelişmesinden söz edilemez. Dolayısıyla benmerkezcilikten ve bencillikten özgürleşmek, büyük özgürlüğün ilk adımlarıdır. Bunlar karşılıklı birbirini beslerler. Köleliği yeryüzünden kaldırmanın nihaî adresi, komşularını, kardeşini ve arkadaşını sevmekten geçer. Sevgi, azat ettirici efsuni bir güçtür.

Kişinin kendine çakılı kalmasının ve adeta kendine ram olmasının tartışmasız ilacı da sevgidir.

Bununla birlikte kendi kardeşinin köleliğinden çıkar elde edenler, köleliğin sürmesini isteyeceklerdir. Bu tam bir tutukluluk durumu, tam bir ablukadır. Bu, din adına, ihtiras adına ya da başka bir şey adına yapılsa da sonuç değişmez. Zira gerçekte köleliği özgürlük gibi gösterme, sadece yalanla mümkündür. Yalan zulmün ikiz kardeşidir. Yalancının yoldaşı korkaklık, dürüst ve doğru kişinin azığı cesarettir. Er kişi olmak cesareti ve iyi olmayı gerektirir. Doğrusu adalet yalanla mümkün olmayacağı gibi, orada sevginin kök salması da imkânsızdır. Bunu Yaradan adına yapan tiranlar, özgürlüğün önündeki engellerdir. Aydınlığı sevmeyen karanlık zorbalar, adaletsizliğin, yalanın, tutsaklığın ve nefretin yandaşlarıdır. Bunlar karanlığın neferleridir. Aydınlığın askerleri ise, merhamet, sevgi ve adalettir.

Sevgi güneş gibi, karanlığın örtüsünü kaldırırken; merhametin ve hürmetin yolunu açar. Bütün bu yollar, özgürlük, sevgi, güç ve adalet olarak tek vücut olur. Güçsüz adaletten söz edilemeyeceği gibi, sevgisiz özgürlükten de bahsedilemez. Ruh güçlenmedikçe gerçek güçten de bahsedilemez. En güçlü ruh olarak Allah’a yaklaşma ancak, sevgi dolu bir bağlılıkla mümkündür. Bunun için Süleyman Çelebi yükselişin adresi olarak “mirac”ı gösterirken, İbn Hazm muhabbeti öne çıkarır. İkisi de böylelikle asıl zindanın benlik olduğunu söylemek isterler. Önerdikleri pusula İstikameti gösterir… Hedeften uzaklaşanlar için de yörüngeyi işaret eder bu iklim.

Midyenin içindeki incinin çıkması için kabuğun kırılması gerektiğini söyleyen Mevlana da bu gerçeği kendi gönül dünyasından teyit eder.

Yılanın kabuk değiştirdiği gibi, insanın da benlikten ve ihtirastan çıkarak, sevgi ve umut elbisesine doğru değişim göstermesi gerekir. Bu kıvama gelemeyen kişinin ham olduğunu ve kesinlikle özgürleşemeyeceğini söyleyen Yunus Emre ise, özgürleşmenin sevgiden geçeceğini ifade eder. Hatta o, sevgi dilinden anlamayana öğüt vermenin nafile olduğunu söyleyerek, terbiyenin aslının sevgiden geçeceğine işaret etmektedir. Sevgi adeta kuşun kanadı olur çıkar ve uçmayı yani özgürlüğü armağan eder. Sevgi arındırıcı cömert bir kaynaktır ve sadece bu yola girenler varlığın asaletinden pay alabilirler. Çağrı’yı işiten, gönül dostları ve akıl sultanları ibreye sevgiyi, adaleti, iyiliği, gücü ve özgürlüğü koymuşlardır. Onlar, kendi yol haritalarını anlatarak, aydınlığın açık adresini göstermektedirler.

Günümüz insani güven sorunu yaşarken, kolay kolay da inanamaz. Çünkü sev(e)meyen birinin, başkasının acısını duyabilmesi de çok zor, çünkü vicdanı kilitli.  Son noktada, güven, sevgi ve iman aynı yapının farklı görünen boyutlarıdır. Her ucu da vicdanı besler, vicdandan beslenir. Dostoyevski`nin dediği gibi, birini veya bir şeyi sevmek, onu yaratıcının kast ettiği şekilde görmektir.

Dolayısıyla sevgiyi yitirdiğimizdendir ki, onmaz bir yenilgiye duçar olduk. Sevgiyi kaybetmesek, istikamet şaşmazdı, vicdan da susamazdı. Her ikisinin de ana damarı sevgiden geçer.

hiççççççç

Aliye Çınar KÖYSÜREN

Çağrı Neye Çağırır” için bir yorum

Kendininkini ekle

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: