Kimlikçi Siyâset Ve Toplum

Mahmut Haldun Sönmezer yazdı…

top.jpg

Bir toplumda ferdiyyetin gelişebilmesi için kişiliğe, kişinin içinde yaşadığı sosyal çevreyle uyumlu bir bütün oluşturabilmesi içinse kimliğe ihtiyâç vardır. İnsanlar cemiyet içerisinde birbirlerini ancak bir takım nispetler üzerinden tanırlar. Kimlik, muhâtablar nezdinde fark yaratıp tefrîk edilebilmek açısından elzemdir. Örneği pek fazla görülmese de insan, kimliğini değiştirebilir. Fakat kimlik kendi içerisinde bir değişime tâbi değildir. Kişilik, gelişme istidâdına sahip olan; kimlikse değişmeyip sâbit olan bir unsurdur. Kısacası kimlik statik, kişilik ise dinamiktir. Eğer statik olan, dinamik olanı enterne etmeye kalkarsa insanoğlundaki gelişme ve ilerleme imkânı zayıflar. Potansiyel, atıl hâle gelir. İnsanoğlu varlığının anlamını kaybederek mutsuzlaşır. Zîrâ kendi benliğindeki özneyi geliştirmek yerine statik bir yapıya angaje olmuştur. Hâlbuki cemiyyet, bu iki unsur birbiriyle dengeli bir ilişki düzeni kurarak kimlik kişiliğin varlık alanını bloke etmediğinde sağlam ve sağlıklı bir yapıya kavuşabilir.

Kimlik ile kişilik arasında sağlıklı bir denge kurulabilmesinin ilk şartı ise oturmuş bir kişiliğe sahip olmadan sosyal bir kimliğe tâlib olmamaktır.

Toplumsal handikaplarımızdan biri de genç insanımızın henüz kişilik gelişiminin ilk evrelerinde hattâ çoğu defa sürecin başında iken bir kimliğe angaje hâle gelmesidir. Daha yolun başında bir kimlikle özdeşleşmek, kişilik gelişiminin sağlıklı bir seyir takîb edememesinin en önemli sebebidir. Bu hatâ sadece, benliklerine etiket vurmak için insanları çatıları altına davet eden kurumların değil; doğuracağı olumsuzlukları düşünmeden genç nesillerin de yaptığı gönüllü bir tercîhtir.

Yeni yetişen nesillerde fazlaca görülen bu eğilim aynı zamanda bir kolaycılığın da sonucudur. Zîrâ kişilik eğitimi, belli bir kimliği kuşanmaya ve onun nimetlerinden nemalanmaya nispetle bir hayli zordur. Kimlik edinmekse daha zâhmetsiz bir kazanımdır. Zamanımızda insanlar, bir defterin üzerine etiket yapıştırırcasına kimlik sahibi oluyorlar. Henüz kişiliği gelişmeden isminin üzerine bir grup ya da cemâatin kaşesini vurduran şahıs, içine girdiği ortamda sorgulamayan, anlamaya çalışmayan, sadece kendisine öğretilmiş gerçeğe(!) körü körüne bağlı kalmaya ve onu azâmi ölçülerde savunmaya formatlanmış bir piyon işlevini üstlenmektedir.

Bir insanı kendiniz ya da bağlı bulunduğunuz dünya görüşü adına kazanmak istiyorsanız ona benliğine oturup oturmayacağı belli olmayan konfeksiyon bir kimlik giydirirsiniz. Fakat onu, önce kendisine sonra da cemiyyete kazandırmak niyetine sahipseniz varlığındaki potansiyelle buluşturarak öncelikle kişiliğini geliştirmesine yardımcı olursunuz. İster dînî ister seküler karakterli olsun, bugüne kadar Türkiye’de mevcûd olan yapı ve organizasyonlar çoğunlukla kişiliği bastırılmış insan yığınları üzerinden kendilerine yayılma sahası bulmuştur.

bbbbb

Siyâsal ve sosyal düzen bu damardan beslendiği için de kimlik giydirme operasyonları dâimâ revâçta olmuş, insanımızın kişiliği ve toplumsal karakterimiz kimlikçi siyâsetin ağırlığı altında ezilmiştir.

Kişilik sahibi olmadan belli bir kimliğe bağlanan kitlelerin bu tavrı, onlara o kimliği izâfe eden yapılar tarafından da adeta teşvîk edilmektedir. Kişilik sahibi insanı iknâ edip yönlendirmek daha zor ve çetrefil bir iş iken kişiliği gelişmeden kendisine belli bir kimlik giydirilmiş insanı idâre etmek daha zâhmetsiz ve kolaydır. Zîrâ devingen bir unsur olan kişilik sürekli olarak değişeceği için varlık, kendini devamlı olarak yenileyecek; bunun netîcesinde üzerine giydiği sâbit bir unsur olan kimliği de kişiliğinde ortaya çıkan tahavvül ve inkişâflara göre sürekli bir şekilde sorgulayacaktır. Siyâsî ve sosyal içerikli teşkilâtlarsa bunu kaldırabilecek bir esnekliğe sahip değildir.

Türkiye’deki birçok siyâsal ve sosyal grup adeta kimlik üretim merkezi gibi çalışmaktadır. Bir firmanın ürettiği malın üzerine kendi kaşesini vurması gibi bu örgütler de üyelerinin benliğine kendi kimliklerini basmaktadır. Sanayi toplumunun seri üretim mantığı, tek tip birey yetiştirmeyi hedefleyen Tevhîd-i Tedrîsât düzeniyle önce eğitim hayâtımıza girmiş, daha sonra da siyâsî partilere, dînî gruplara ve daha bir yığın sosyal âidiyyeti ön plana çıkaran yapıya nüfûz etmiştir. Bir fabrika işçisi sürekli dönmekte olan üretim çarkının içinde nasıl seri imalât yapıyorsa politik kuruluşlar, dînî cemâatler, tarîkatlar ve daha bir yığın sosyal grup da bugün bundan farklı bir misyon yerine getirmemektedir. Bu sebeple siyâsî parti, cemâat ve sosyal gruplar; bünyelerine dâhil ettikleri insanların kişiliklerinden ziyâde kimliklerini öne çıkarmaktadır. Mensûblarının ne kadar kaliteli insanlar olup ne ölçüde doğru ve isâbetli değerlendirme yaptıkları değil, ne kadar sâdık oldukları onları ilgilendirmektedir. Açıktan ifâde edilmese de kayıtsız ve şartsız sadâkat beklenmektedir. Yerine göre haklı tenkîtler bile hoş karşılanmamakta, eleştirinin dozajı arttığında ise tenkîd sahipleri haklılıklarına bakılmaksızın döneklik ve ihânetle suçlanabilmektedir. İnsanın şahsiyyetinden vazgeçmesi değil de üzerine bastığı zemini sorgulaması dönekliğin miyârı olmaktadır.

Yol ayrımına gelen şahıs, mensûbu olduğu hareketi terk edemediğinde ise çoğu kere susmayı yeğlemektedir.

bbbb

İçinde yer aldığı hiyerarşik yapı vicdânen kabûl etmediği birtakım tasarruflar da bulunsa bile onu eleştirir bir pozisyon alamamaktadır. Bu tutumu sorgulandığında ise ya gördüğü yanlışı görmezden gelmekte ya da tevîl yoluna sapmaktadır. Ta ki zırva tevîle imkân tanımayıncaya kadar. Kimlikçi siyâsetin olumsuzluklarından biri de mensûblarının tepki ve reaksiyonlarını kontrol altına alan bir fonksiyon icrâ etmesidir.

Siyâsî parti ve cemâatler, mensûblarına sürü psikolojisi mantığıyla yaklaşmaktadırlar. Genel kabûllere iltifât etmeyen, hayâtı ve hâdiseleri kendi ufuk çizgilerinden değerlendiren bağımsız şahsiyyet sahipleri ise bu yapıların içinde fazla rağbet görmezler. Bugün hangi siyâsî parti liderinin ya da hangi cemâat başkanının yakın çevresinde onu kıyasıya eleştirebilen, şahsiyyet sahipleri vardır? Liderin yakınında konumlanabilmenin şartı, sürü psikolojisi mantığına aykırı düşmemektir. Müstakil kişilikler ya hareketin merkezine hep belli bir uzaklıkta tutulurlar ya da kısa sürede tasfiye edilirler. Türkiye’de siyâsetin marjından merkezine doğru emin adımlarla yürümenin en kestirme yolu, ferdiyyet haklarından vazgeçme pahasına da olsa kimlikçi siyâsete sıkı sıkıya sarılmaktır. Siyâset, cemâat, tarîkat ve sâir sosyal gruplar hep bu insan tipinden beslenirler.

Erkenden sahip olunan baskın kimliğin tahrîb edici etkilerinden biri de kişinin varlığında mevcûd olan muhâlif özneyi yeterince geliştirememesi olmaktadır. Kişiye prova edilmeden giydirilen bu kimlik, onu; hayâtı, olayları ve yeri geldiğinde kendi tercîhlerini dahi sorgulayabilen analizci-sentezci bir mantıktan yoksun bırakmaktadır. Kişi gerektiğinde çevresinde mevcûd hemen her şeyi kritiğe tâbi tutan ve doğru olarak bildiği fikirlerden bile yeri geldiğinde şüphe edebilen ve böylelikle de sürekli olarak kendisini yenileyebilen bir vizyon ve çerçeveye sahip olamamaktadır. Sâbit bir unsur olan kimlik, kişinin gelişme potansiyelini de sâbitlemekte ve onun yeni açılımlar yapmasını engellemektedir. Herkesin kendine özgü ve özel olan husûsî inkişâf alanını daraltmaktadır.

Toplumumuzda makam ve mevkie aşırı derecede önem atfedilmesinin arkasında yatan en önemli sebeplerden biri de yine kimlikçi siyâsettir. Kişiliksizleşen birey, belli bir kimlik ve o kimliğin aracı olan makamların arkasına saklanarak varlığını kıymetlendirmeye ve gerektiğinde de yine onun üzerinden şahsiyyetinin müdâfaasını yapmaya kalkmaktadır. Kişiliği olması gerektiği biçimde inkişâf edemediği ve insan topluluğu içinde kendisini diğer insanlardan farklılaştırıp kıymet kazandıracak nispeti bir türlü yakalayamadığı için kimlik vasıtasıyla öne çıkıp değer kazanmanın peşine düşmektedir. Sosyal hayâtta kendini yeterince ifâde edemeyen insan, bu ihtiyâcını belli bir kimliğe sığınarak daha doğrusu üzerine yapıştırdığı etiketle gidermeye çalışmaktadır. Kişiliği kıvamını bulmadan belli bir makama oturduğunda ise o makamın gereğini hakkıyla yerine getirememekte ve makamla kişilik arasındaki uçurum, sosyo-psikolojik zeminde ciddî sıkıntılar doğurmaktadır. Hâk etmeden mevki makam sahibi olmuş insanlarda zaman zaman şâhit olduğumuz “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” hezeyânının altında bile gerçekte sahip olduğu kimlikle anlam kazanmaya çalışan bastırılmış şahsiyyetin feryâdı yatmaktadır. Ve ekseriyetle bu tipler, kişiliklerinin kimlikleriyle değer kazanacağını sanırlar.

Hâlbuki durum tam aksidir, kimlik kişilikle değer kazanır.

hhhhhhh

Yukarıdaki kategoriye giren insanlar, şahsiyyetlerini koruma çemberine alabilmek için makam ve mevkileri kendilerine paravan yaparlar. Onlar için kimlik, kişiliklerinin koruma duvarıdır. Sağlıklı bir kişiliğe sahip olmayan insanın tek sermayesi, üzerine giydiği emânet ceketten hiçbir farkı olmayan kimliğidir. O kimlik, üzerinden düştüğü anda bütün müktesebâtını kaybetmiş demektir. Yegâne sermayesini kaybetmemek için de yapmayacağı şey yoktur. Toplumumuzda sık görülen insanların makamlarını yitirmekten korkmaları ve onu kaybetmemek için ellerinden gelen her türlü tavîzi vermeye râzı olmalarının altında yatan sebep de yine kimlikçi siyâset tarafından dizginlenen ve örselenen şahsiyyettir.

Asırlar önce Mevlâna “Herkes aynı fikirdeyse hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir.” demişti.

Ufuksuzluğumuzun, dar ve kısır bir fikir atmosferine sıkışıp kalmamızın da sebebi, içine hapsolduğumuz kimliklerdir. Zîrâ bu ülkede her kimlik, birtakım kırmızı çizgilere sahiptir. Bu kırmızı çizgiler yerine göre bir kontrol mekanizması işlevi de görmekte olup kendince zararlı gördüğü fikir ve çözüm önerilerinin üzerine bir çarpı çekmektedir. Kimliğin komut verdiği kişilikler de o fikre karşı ihtiyâtlı davranmak ihtiyâcını duymakta ve farklı alternatifleri konuşup müzâkere etmeyi dahi tehlikeli görmektedir. Bu kör ve fasîd mantığın devrede olduğu uzun yıllar boyunca ülkemizin en hayâti meseleleri hakkında farklı yaklaşımlar sergilenememiş, üzerine sakıncalı damgası vurulan alternatif çözüm önerileri düşünülüp tartışılmadan rafa kaldırılmıştır. Kimlikler bir peşin hüküm mantığı oluşturarak toplumu görüş ve ufuk darlığına mahkûm etmiştir.

Kimliğin kişiliği bastırdığı, ona söz ve hayât hakkı tanımadığı bir vasatta ortaya çıkması kaçınılmaz olan netîce budur. Kimlik, kişiliği yönetmeye kalktığında bu durum kişinin hayâtında ciddî istikrârsızlıklara yol açmaktadır. İnsanımızda var olan şahsiyyet kusurlarının bir kısım sebeplerini de yine burada aramak gerekir. Her hâlükârda kişiliğin, kimliğin önünde olması şarttır. Vicdânı hür ve sâlim, fikir ve rûh sağlığı yerinde bir toplumun mevcûdiyyeti açısından bugünkü yapının tersine dönmesi, kişiliğin resesif değil de dominant olması gerekmektedir.

Yıllar önce merhûm Cemil Meriç “İzm’ler idrâkimize giydirilen deli gömlekleridir.” demişti. Gerçekte ise kişiliğe gelişme fırsatı tanımayan, onu horlayan, şahsiyyet düşmanı kimliklerin tamamı benliğimize giydirilmiş birer deli gömleğinden farksızdır.

innnnnn

Mahmut Haldun SÖNMEZER

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: