Namık Bey’in Tren Yolculuğu

Cemil Kanca yazdı…

grnenenene

Yaşlı adam kompartımanın penceresinden gardaki kalabalığı izliyordu. Uzun zamandır boşaltılmadığı her halinden belli olan küllükteki izmaritlerin ağır kokusuna aldırış etmeden orasından burasından yırtılmış koltuğuna yaslanıp göğün uzak katlarında gözlerini dinlendirdi. Gözlüklerini kadife bir bez parçasıyla silip gözüne taktı. Trenin kalkış saatine az bir zaman kalmıştı. Rötarlı bile kalksa umurunda değildi ya yine de iş yaşamından edindiği dakik olma alışkanlığını kafasının bir yerinde hep koruyordu. Dışarıdaki kalabalığın vedalaşmalara karışan hızlı ve dağınık konuşmaları kulaklarına bir uğultu olarak geliyordu. “Oldum olası sevmem elvedaları” dedi içinden. Yarım açık pencereden irice bir karasinek içeri daldı; etrafı şöyle bir kolaçan ettikten sonra koridorda kayboldu. Tam o sırada trenin keskin düdüğü duyuldu. En son yolcu da merdivenin korkuluklarına tutunup kendini kompartımanın girişine attı. Çok geçmeden de lokomotifin homurtusu yükseldi. Hareket memurunun sağ kolu yukarı kalktı; tren hareket etti. Kalabalığın elleri sallandı. Kafalar pencerelerden dışarı uzandı. Yarım kalmış hatırlatmalar yüksek sesle haykırıldı. Bu ayaküstü bağırtıların tamamı duyuldu mu, duyulmadı mı bilinmez ama yine de söyleyen için bir gönül rahatlığı verdiği kesindi.

Kentin çöp kokan en kenardaki semti Söğütlübahçe’yi geride bırakınca; tren en son hızına ulaşmıştı. Keskin bir siren sesi; ayrılık anının sona erdiğini tiz ve metalik bir ifadeyle söylemek ister gibiydi. O ses içinde duygu barındırır mıydı? Dışarıdan duyanlar için trenin geçiş saati; olsa olsa zamanı hatırlatabilirdi. Çöplükten kalkan martıların çığlıkları arasında sahile devrilen dalgaların tanıdık kokularını duydu.

Ortaokul yıllarındaydı: Pazar günleri rıhtım boyunca olta balıkçıları sıralanırdı. Onların yaşamla kurdukları sıcak bağları, oltası boş dönenlerin bile ayrı bir zevkle nasıl umudunu tazelediklerini anımsadı. Bu rıhtım onların sıkışan ruhlarını denize boşalttığı yerdi sanki. Hafta boyunca dairelerde, atölyelerde, dükkânlarda, minibüslerde, okullarda biriktirdikleri gerginliklerden arınmış olarak evlerine dönerlerdi. Aralarında hiç iş konuşulmazdı. Konu; varsa yoksa balık ve denizdi. Hangisinin daha akıllı, hangisinin zokayı yutacak kadar aptal olduğundan söz edilirdi.

Deniz suyuna bulanmış tuzlu ellerle tutulup yenilen simitlerin de tadı bir başkaydı. Simitler hep; “Taze Simiiiit!” diye satılırdı ama çoğu kez diş kesmeyecek kadar sert ve bayat olurdu. Bunun da önemi yoktu. Orada yaratılan güzelliği kaçırmamak için açlığı bastırmak yeterliydi.

Emekli olduktan sonra bu işi yaşam tarzı haline getirenler de vardı. Bahriyeli Baba Kamil en kıdemlilerinden biriydi. Baba Kamil; denizin dilini konuşan, balıkların binbir çeşidini bilen, bildiklerini öğretmekten zevk duyan, bu yüzden de herkes tarafından çok sevilen bir adamdı.

 -II-

Maliyeden emekli olduğu söylenirdi. O işinden hiç söz açmazdı. “Ben de otuzyedi yıl hizmetten sonra emekli olduğuma göre; Baba Kamil çoktan göçmüştür. Belki adı bile unutulmuştur.”  Diye düşündü.

Belediye sahili doldurup “Doğu Parkı” ve “Batı Parkı” adını verdiği parkları yaptıktan sonra olta balıkçılarının yerini de değiştirmişti. Batı Parkı’na vefa borcu olarak oltasıyla balık tutan bir heykel dikmişse de kendiliğinden oluşan o güzelliği yaratamamıştı.

Aylardan Eylül’dü. Yine böyle bir Eylül’de sevgili karısını yitirdikten sonra yalnız yaşamayı tercih etmişti. Hep mi serin esintiyle gelirdi Eylüller? Hep mi koparırdı sarı yaprakları? Hep mi sürüklerdi oradan oraya? Hep mi hüzün taşırdı ayrılıklardan?

Karşısındaki boş koltuğa orta yaşlı, temiz ve güzel giyinişli tombulca bir hanım; kendinden emin bir eda ile oturdu. Kadının; çantasında bir şeyler arayıp da bulamamış olmaktan sıkıntı içinde olduğu fark ediliyordu. Oralı olmadı adam. Gözlerini karanlığa teslim olmaya hazırlanan kırlardan ayırmadı. Bazen bir ağacın, bazen bir evin, bazen de raylara koşut uzanan karayolu boyunca sıralanmış tarlaların yan tarafından akıp gittiler. Yokuşlara vurunca hız kesilmiş olsa da raylardan gelen ritimli musikinin eşliğinde bir düşünceden başka bir düşünceye dalıyordu. Bu ritim onu yıllar öncesine taşıyor; sonra birden bire oturduğu kompartımanda uyandırıyordu. Tren yolculuklarını yalnızca bunun için severdi.

Kondüktör “Biletler!” diye kapıdan girdi. Üzerinde iğreti gibi duran resmi kıyafetinin ütülenmekten nasibini almadığı, adamın da bundan hiç mi hiç derdi olmadığı her halinden belliydi.

“Cezalı ödeyeceksiniz öyleyse” dedi Kondoktör. “Ama yanımdaydı” dedi Kadın: “Aramadığım yer kalmadı.”  “Anlamam” diye sert bir yanıt verdi şişman Kondoktör.

-Bulacağım. İzin verin efendim.

-Bul da dönüşüme hazır olsun.

İri yarı bir gövde kompartımanın kapısını doldurarak ve kendi kendine bir şeyler söyleyerek çıktı.

“Allah Allah! Nereye gitti bu bilet? Kızım koymuştu. Yoksa koymayı unuttu mu?”  Diye mırıldandı Kadın. “Cezalıymış! Cezalıysa cezalı. Ne yapalım yani?”  Diye de ekledi. Fazladan ödeyeceği paradan çok biletin kaybolmasına üzüldüğü oturuşundaki huzursuzluktan anlaşılıyordu.

  -III- 

Adam kendi adını taşıyan beş yaşındaki torununu canlandırdı kafasında.  Onun afacanlıklarına bayılıyordu. Yatağından kalkar kalkmaz dedesini karşısında görünce kim bilir nasıl sevinir diye düşündü. Annesi izin vermese de cebinde sakladığı çikolataları gizliden gizliye ona nasıl vereceğinin planlarını bile yapmıştı. Suç ortaklığının keyfini birlikte çıkaracaklardı.

Kurguladıklarıyla neşelenmeye başladı ama neşesi uzun sürmedi. Biletini kaybeden Kadın yük rafından bir çanta daha çıkardı; aramaya koyuldu. Çantasından çıkardığı öteberiyi ikisinin arasında duran raf genişliğindeki masanın üzerine yerleştirip duruyordu. Eşyaların içinden bir cam şişesi yuvarlanıp adamın kucağına düşerken kapağı da açılmıştı. Adam ani bir refleksle şişenin düşmesini önlemeye çalıştıysa da başaramamıştı. Pantolonu sırılsıklam ıslanmıştı. Kadın, sırtı adama dönük hala çantasından bir şeyler çıkarmaya çalışıyordu. Adam hızla ayağa kalkıp suyu silkmeye uğraştı ama olan olmuştu. “Hanımefendi” dedi: “Suyunuz döküldü.” “Önemli değil efendim” dedi Kadın arkasına bakmadan.

-Evet, ama üzerime…

-Ah! Öyle mi? Islanmamış olsaydınız bari.

-Islandım.

Kondüktör iri yarı gövdesiyle kapıda göründü:

-Bilet bulundu mu?

-Bulunmadı. Sen de cezalı al!

Yumuk yumuk elleri vardır Namık’ın. Mayası gelmiş hamur gibi tombul tombul. Yaşasaydı Anneannesi ne çok severdi bu elleri. Hele o dudaklarını uzata uzata konuşmasına dayanamazdı: “Bir tane ayı gördüm Dede. Hayvanat Bahçesinde. Ayağa kalkıp yürüdü. Ellerini kafese dayayıp bizden yemek istedi. Oraya sakın bensiz gitme. Sonra çok korkarsın Dede.”  “Tamam, oğluşum gitmem.”

Tren tünellere girdi, tünellerden çıktı. İstasyonlara uğradı; yolcu indirdi, yolcu bindirdi. Namık Bey bazı istasyonlardan uykuda, bazı istasyonlardan yarım uykuda, bazı istasyonlardan da uykusu kaçmış olarak geçti. Karşısındaki koltuğa her bakışında; biletini kaybetmiş Kadını sürekli bir devinim halinde buldu. Hiç mi uyumazdı bu kadın? Onun erinçsizliğinden Namık Bey bile yorulmuştu ama kadında hiçbir yorgunluk belirtisi görünmüyordu. “Karıma ne kadar da çok benziyor” diye geçirdi içinden. “O da bir şeyini kaybetse bulununcaya kadar evde huzur bırakmazdı.”

Tren Bilecik’ten çıkıp da Geyre’ye doğru yol alırken ufukta tan ağartısı belirdi. Dağların batıya bakan derin ve karanlık koyaklarından gri ve ıslaklık hissi uyandıran bir fonun yavaş yavaş çekilişini; bu çekilişteki gizemli mahremiyeti içine girerek izledi. En çok da günün bu saatlerini severdi.

-IV-   

Karşı koltuktaki Kadının da aynı manzarayı izlemekte olduğunu fark etti. Neredeyse yolculuklarının sonuna varmak üzere olmalarına karşın devrilen su şişesinin dışında birbirlerine karşı tek bir söz etmemişlerdi.

“Doğa uyanıyor. Fark ediyor musunuz efendim?”  Dedi. Boşluğa söylenir gibi ağzından birden bire çıkan sözdü bu. “Evet, Namık Bey!” diye yanıt geldi. Adamın şaşkın bakışları arasında; “Beni hatırlamadığını fark etmiştim zaten.” Diye de ekledi. “Bağışlayınız”  dedi Namık Bey. Kalın gözlük camlarının arkasından gözlerini Kadına dikti:

-Hatırlatırsanız sizi hatırlarım belki.

Ferhunde.

-Ferhunde mi?

-Evet. Nasıl bu kadar kolay unutabilirsin?

Ferhunde. Demek sensin. Yine yanımdasın.

-Hiç ayrılmadım ki Namık Bey.

Gözlerini ovuşturdu. Elini uzattı ama eli boşluğa düştü. Ferhunde’nin oturduğu koltuğa baktı; orası da boştu.

Tren Haydarpaşa Garı’na girdiğinde kızıyla damadını ayakta bekler durumda buldu. Yavaş adımlarla merdivenlerden indi; tekrar geri döndü. Kızı koşarak yetişti.

-Nereye Baba?

-Annen içerde.

ddddddddd

Cemil KANCA

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: