Dayı Derdim Ona…

Mine Poyraz yazdı….

cömerrrrrr.jpgDerdini ya çok büyük bir suya ya da ulu bir ağaca dökeceksin evladım. Ancak onlar hafifletir” demişti. Söz vermiştim; (tedavimin ardından yeniden araba kullanmaya başladığımda) ya büyük bir su kenarına ya ulu bir ağaç altına götürmeye.

Altı yedi yıldır tanıdığım, sadece insanı değil börtü böceği dahi önemseyen sevgi dolu bir insan. Dayı, diyorum tanıdığım günden itibaren kendisine.

Bir gün soğuktan uyuşmuş bir örümceği alıp güneş göreceği sıcak bir yere koymuş. Mutluluğu o denli büyük ki; o gece rüyasında kendisini Kabe’de görmüş. Bunun gibi birçok hikayesi var.

İnsan yaşlandıkça cimrileşir derler. Harcadığını yerine koyacak gücü bulamanın ve yaşama inancını sarsan deneyimlerin de etkisi vardır şüphesiz. Ama Gözübol Dayı, 85 yaşını aşmışlığına rağmen, gözünün bolluğundan hiçbir şey kaybetmemiş.

Bir fotoğraf sanatçısı; katkısından dolayı, ödül aldığı fotoğraftan kazandığı paranın bir kısmını vermek istemiş, “benim bir emeğim yok” diyerek kabul etmemiş Dayı. Bu konuyu açtığımda “ben parayı ne yapacağım evladım. Şükürler olsun, maaşım bana yetiyor “ diyerek geçiştirmişti.

Bir gün, başka bir ilden bir müftü gelmiş yanına. Tanışma faslının ve biraz sohbetin ardından, “Sizi rüyamda gördüm. Buralara salt sizi tanımak için geldim” demiş. Şaşkınlıkla “Ben kimim ki?” demiş Dayı. Lafı uzatmayayım, olayı bilenlerden duyduklarımı teyit için sordum kendisine. Anlattı özetini, çocuksu bir mahcubiyetle.

Kalp gözü açık Dayı’nın… Ne zaman çok bunalsam “Evladım nasılsın?” diye arar beni. Şaşırmaz oldum zamanla.

Birkaç ay önce, bir olay daha dinledim ortak bir tanıdıktan. Yıllar önce, rüyasında Dayı’yı görmüş. “Kalk çabuk” diyerek uyandırıyormuş kendisini. “Uyandım ki sessize aldığım telefonumun çağrı ışığı sinyal veriyor. Ekranda adını görünce rüyanın etkisiyle afalladım. Rüyam mı devam ediyor acaba, tereddüdüyle açtım telefonu. Dayı, ‘Evlatlarımız, bir büyük pusuya düştü, kalk duaya başla’ dedi bana. Gece yarısı yaşadım bunları. Sabahın ilk saatlerinde ne televizyon ne radyo ne de gazetelerde, doğrulayan bir habere ulaştım. Saatler sonra gerçekten de doğuda (…) terör olayının haberi düşmeye başladı ekranlara. Oysa olayın yaşandığı saatlerde aramıştı Dayı. ” dedi. (Olayın adını ben şu an hatırlayamadım)

Bir görüşmemizde, huzur evine gitmesinin daha uygun olacağını söyledi Dayı. Asla rahat edemezdi bu naif insan o koşullarda. Maaşı karşılığı özel bir huzur evi araştırmalıydım.

naaaaaa

Çok sevdiği, “eşlerimiz, bize Allah’ın emanetidir” diyerek başına taç ettiği gönül sultanını da kaybetmişti birkaç yıl önce. Bahsederken sesindeki tını, ölümün aşkı sonlandıramadığını yansıtırdı. Alt katında (ücretsiz kiracı olarak) oturan ikinci kuşaktan yeğeni de ev alıp çıkmıştı bir yıl kadar önce. Artık hepten yalnızdı.

Huzur evi ile ilgili araştırma yapamadan, büyük bir kaza yaptım. Kalp gözü yine devredeydi. Aynı gün aradı. Her zamanki gibi “Evladım nasılsın?” diyerek… O günden sonra, istisnasız her gün arayıp sordu durumumu.

Evden çıkamıyor, huzur evi seçeneğine çözüm üretemiyorum. Lokantalarla görüşüyorum, evinin yeri işlerine gelmiyor, düzenli yemek götürmeye razı olmuyorlar. Çaktırmadan, yemek işini ne yaptığını soruyorum “komşularım yemek getiriyor evladım, Allah’a şükür aç kalmıyorum” diyor. Ne sorsam, olumlu cevaplar ve bolca şükür…

Günlük aramalarından birinde sesinin rengi değişmişti. Kente çok yakın bir köyden arıyordu. “Evladım, çok sevdiğim bir asker arkadaşımın oğlunun evindeyim. Beni yanlarına aldılar. Çok mutluyum bu köyde. Burada ölmek istiyorum. Ve buraya gömülmek…” diyen sesini susturdum hemen. Yaşı kaç olursa olsun soğuktu ölüm, konduramadığımızdı.
.
Dertliydi dayı. Yıllardır dillendirmekten kaçındığı derdini öğrendim nihayet. Evladı ilgilenmiyormuş. Varını yoğunu bağışladığı, bir yudum sevgiden başka bir şey beklemediği evladı… Öyleydi dayı. Bir tatlı götürseniz ya da başka bir anmalık, yemez komşularına verirdi. Kimseden bir şey beklediğine tanık olmadım. Acısını kelimelerinden değil, sesindeki tınıdan algılamayı öğretti; hastalığım boyunca her gün arayıp durumumu sorarken yaptığımız kısa görüşmeler.

Bir gün, konuk olduğu aile “ Dayı’yı hastaneye yatırdık. Yoğun bakımda.” diye aradı. Henüz tam iyileşmediğim halde, gitmenin bir yolunu buldum. Umutsuz, çaresiz, acılı bakan gözleri, yaklaşanın ben olduğunu anlayınca güvenli bakmaya başladı. Yanına gitmeden önce hüznümü dağıtmak, enerjik ve mutlu görünmek için motive etmiştim kendimi. Felcin hissizleştirdiği elini tuttum. Kateterli eliyle de tutmaya çalıştı ellerimi. Kalkmaya çabaladı. Konuşmak, anlatmak istiyor, dili dönmüyor, kelimeler çıkmıyordu ağzından. Sadece bakışlarından ne anlatmak istediğini, neler hissettiğini anlamaya çalışarak, en çok ihtiyacı olan duygunun güven olduğuna karar verdim o an. “Yorma kendini, düzelecek her şey” dedim. Sevdiği ve güvendiği insanların adını sıraladım. Enfeksiyon kapmaması için her istediğimizde görüştürülmediğimizi ama hepimizin süreci takip ettiğini, doktorlarıyla sürekli görüştüğümüzü, sağlığının düzelmekte olduğunu söyledim. Gözyaşlarımı yuvalarına hapsetmiş gülümsemeye çabalayarak.

Dayı’yı son görüşüm oldu bu. Ne büyük su kenarı ne ulu ağaç altına, koşulsuz sevginin koynuna gitti. Ailesi üzerinde, etkili olabilecek bir insana “”Vasiyetimdir; bu köye gömülmek istiyorum” dese de uyulmadı vasiyetine.

Dayı, benden gerçeği gizlemiş. Evleri, mutfakları ayrı olduğu halde, ücretsiz kiracısı olan yeğeni, Dayı’nın bütün mutfak eşyalarını alıp götürmüş. Bir bardak, iki tabak, birkaç ıvır zıvır bırakmış sadece. Ve yıllar içinde zenginlerin terk ettiği, zamanla yoksulların yaşam alanı olmuş mahallesinde, komşularının getirdiği yemekle sağlıklı beslenemediğini düşündüğüm Dayı, sağlıklı beslenmek şöyle dursun, açmış meğer. Söylemedi bana.

Herkesin bir hikayesi vardır. Kimi son derece görkemli ama anlamsız, kimi son derece mütevazı ama derin mi derin. Dayı, bilmesi gerekenin bildiği, bir büyük Veli’ymiş meğer. Bilmesi gerekenlerden birisi “O bu kentin kutbudur” dedi, ölümünden hemen önce. Öyleydi ya da değildi. Ne bir tarikat bağlantısı ne bir siyasi rengi vardı Dayı’nın. Dünya malına yönünü dönüp bakmayan, Kuran’sız bir günü geçmeyen bu güzel insan, hayatı ve insanları çok seviyordu.

Veliler, azizler ya da erenler, yolları sevgi ile döşeyenlerdi. Ermek neydi ki, koşulsuz sevmenin gücüyle beslenmekten ve beslemekten başka.

(Dramatize etmeden, aşırı duygu sosuna bulaşmadan, süsleyip püslemeden anlatmak istedim sizlere. Düzeltmeler de yapmak istemiyorum yazdıklarım üzerinde. Tıpkı hayatı gibi mütevazı olmalıydı anlatımım da… )

Mine POYRAZ

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: