Nıetzsche ve Nihilizm Üzerine

Vehbi Başer yazdı…niçe-I-
İnsan Uğraşlarının Kurtarıcılığı Üzerine…

Nıetzsche konuşacaksak, buna Felsefe’nin ve öteki uğraşlarımızın neye yaradığından mı başlamalı?

Felsefe, Edebiyat ve öteki sanatlar bir kriz durumundan çıkışın aranması anlamında kaçınamayacağımız uğraşlardır; ama abartmamak lazım. Bunlar kaosun aşılmasında sadece “zihniyet dönüşümü”ne katkıda bulunurlar, yoksa kaosu ortadan kaldırmaya elbette güçleri yetmez. Bir toplumun ya da medeniyetin kaosu, ancak ve ancak bir hukuk nizamı tesis olunmasıyla aşılabilir ve bu da siyasi irade ile ilgili bir sorundur. Bu noktada yanlış anlaşılmak istemem. Siyasi irade yokmuş da, onu var etmemiz gerekiyormuş gibi “son derece sağcı” bir lafazanlık memleketi kasıp kavuruyor. Muhtaç olduğumuz şey, siyasi iradenin bize hukuk bahşetmesi olsaydı, bunu Kemalist Türkiye denemişti zaten. Önemli olan, ister hükümet, ister devlet ya da derin devlet biçiminde adlandırılsın iktidar gücünün nasıl sınırlandırılacağı ve insan bireylerine, gruplarına ve topluluklarına ait hakların hem bu iktidar gücünün cebir ve zorbalığından hem de ulu orta ihkak-ı hak fecaatinden nasıl masun kılınabileceğidir.

Bu anlamda, insanların hukukunun ayaklar altına alınması karşsında sessiz kalan din de, ahlak da, maneviyat da pespayedir ve ancak nihilistik bir avuntudan ibarettir. Kaos bundan doğmaz, ama bundan beslenir.

Sorun şu ki, ben işi idealizmin, yani kabaca “düzgün fikirler düzgün gerçeklik yaratır” kabulünün dışına çıkmaya ve daha realist bir tarzda “toplumsal ıslah”ın “toplumun reel kuvvetleri arasındaki mücadele ve uzlaşılar”dan doğabileceğini dile getirmeye çalışıyorum. Bu, ne Felsefe, ne sanatlar ve ne de Ahlak ve Hukuk hakkındaki “fikirlerimizin” bir başarısı değildir; aksine bunları insan eylemleri inşa eder.

Kenan Evren‘in kendisini bir emekli uğraşı olarak resme vermesi, onun bir sanatçı haline geldiğini göstermez elbette. Daha iyi örnekleri, Alman Nazizminden bulabiliriz buna rağmen. Sanat, insanları gerçekten arındırabilseydi, Nazi Partisi’nin çok güçlü ve fena halde sanat tutkunu üyeleri, o tarafta yer almazlardı.

Bizim bu dünya hayatında bir yükümlülüğümüz varsa, bu elbette “insanlık dünyasından kaosu boşaltmak” değil, “hayatın kaosunu içeri almamak” olabilir. Ama hepimiz, kendimizin idrakine vardığımızda, iş işten geçmiştir ve kaos ile dopdoluyuzdur. Bu, insanın benliğini mıncıklayarak kurtulabileceğini; fikirlerini, inançlarını doğrultarak dışında kalabileceğini sandığı bir kaostur. Halbuki “dâhil olduğun kaotik işleyiş”ten sıyrılmak çabası olmaksızın, benliğini arıtamaz, “kavminin zulmüne batmışken adil olamaz”sın. Zalimlerin zulmü, senin benliğinde bir mazlum inşa etmekle sende de gerçeklik kazanmış bir şeydir. Mazlumluğunu yüceltip horlanmışlığını sahiplendikçe, zalimin sendeki eserini ve zulmün ikame ettiği bir çarpıklığı sahiplenmiş olursun. Çocuklarını “biz ne çok zulüm gördük” diye yetiştiren ebeveynler, kendi mazlumluklarını mazur göstermeye çalışan “zulmün suç ortakları”dır. Çocukları “zulmün izini tozunu kondurmadan” ve “zulmün nesnesi haline gelmeden benliklerini kazanmak fırsatı inşa ederek” yetiştirmek gerekirken bütün mazlumlar, kendi haysiyetsizliklerinden iğrenmeyen çocuklar yetiştirme peşindedir. Kendileri o mazlumluktan arınmadıkları gibi, çocuklarının da “arınık yetişmeleri”ni imkansız hale getirerek “zulmün gücüne inanan” mazlumlar doğurmaya devam ederler.

Burada “gerçek dünyayı değiştirmek, ne Felsefe ve sanatların ve ne de Ahlak ve Hukuk Doktrinleri’nin bir hasılası olamaz” cümlesinin altını bir kez daha çiziyorum.

kkkkkk-II-
Kendi Duvarına Tapınarak Avunmak

Batılı fikirleri keşfederken bana kalırsa kafamızda bir duvar var. Bu duvarın öte tarafına geçtiğimizde, her keşfettiğimiz iyi şeyin “bizde zaten var” olduğunu görmek ihtirası ile duvarın bu tarafına geçiyor, bir ölçüde, her keşfimizle kendi mirasımızı yüceltmenin bir yolunu bulmuş oluyoruz.

O duvar, önce oryantalistlerin ördüğü, sonra da Oryantalizm’in bizdeki çömezleri olan (Tanpınar dahil) ve dersini derin çalışmamış birilerinin ithal ederek sırtımıza geçirdiği bir deli gömleği olan “Doğululuk” duvarı, ya da “Biz Batı’dan apayrıyız” aldatmacasıdır.

Batı dediğimiz şeyin dört temel bileşeni var. Kronolojik olarak gidelim: Yahudi Semitik Monoteizm, Yunan Felsefesi, Hristiyan Mesiyanizmi ve Rönesans-Modernlik çizgisi.

Bana kalırsa, Müslümanların Hicrî 2.-8. yüzyıllar arasındaki medeniyet macerası, bu unsurları bütünüyle hâvîdir ve modernliğin erken bir doğumu o dönemde Müslüman dünyada gerçekleşmiştir. Bu nedenle, biz doğulu değil, Batı Ruhu’nun kurucusu bir mirasa sahibiz. Bu demektir ki, Batı’nın bütün hastalıkları bu erken doğumda önce bizde ortaya çıkmış; daha sonra Batı’da olgunlaşan bu hastalıklar, Batılılaşma ile bir kez daha bünyemize sirayet etmiştir. Öyle ise şu “uydurma duvar”ın ardında kutsayıp durduğumuz “dokunulmazlar” koltuk değneğini bırakalım.

mmmamamamam-III-
Gerçekte Nıetzsche Ne Dedi?

Nıetzsche, evet ateisttir; ama bir Müslüman, kendi zihin konforunu hiç bozmadan bu kavramları hep yarım yamalak anlar. “-Adam ateistmiş abi!” “-Yani?” “-Yanisi, Allah’ı inkar geliyo işte!” “-O ne demek?” “-Allah mallah yok demek -haşa-“ Oysa ateist, Ortaçağ Hristiyanlığı’nda Kilise’nin icat ettiği bir damga, bir şeytanlaştırma etiketi idi. Bu damga evet “Tanrı’yı inkar etmek” suçu işlendiğini işaretliyordu; ama bu, doğru anlaşılacaksa merkezinde “Tanrı İsa” inancı yer alan bir damgadır ve sadece Hıristiyan olduğu bilinen kişiler için kullanılır. Bu da kabaca, başlangıçta Hıristiyan (Tanrı İsa) inancına bağlı iken “İsa’nın tanrılığı” konusunda tereddüte düşerek “onun Tanrılığını inkar anlamına gelebilecek” fikirler edinip sözler etmek anlamına gelmektedir. Ateist ilan edilmeniz için açıkça “Hayır İsa tanrı olamaz” demeniz gerekmez; Kilise Credo’sunda yer alan dogmalardan sadece biri hakkında bile olup olamayacağı hakkında şüphe, ya da “mucizeyi doğal bir açıklamaya götürmek” kadar olsun değiştirici bir fikir beyan etmeniz demektir. Bu durum, sorgulanmanızı (engizisyon) gerektirir. Sorguçlarınız (engizatör) sizin ateizme düşmüş olduğunuza hükmederlerse işiniz çok zor demektir. Oysa siz İsa‘yı sevmeğe, kendinizi Hıristiyan topluluğun (kilise) bir parçası olarak hissetmeğe devam ediyor da olabilirsiniz. Buna göre Ateizm’in yaygın kökeni herhangi bir tanrının var olamacağı yönündeki felsefî iddia değil, “Tanrı İsa” inancına “koyu bir gölge düşmüş olmak” anlamında bir tereddütten, İsa’nın tanrılığını inkar anlamına geldiği hükmüne varılabilecek her türlü “örtülü” beyan veya açık iddia idi. Bundan çıkacak sonuç şudur: Engizisyondan geçirilecek olsa her Müslüman’ın imanı hakkında “ateizme düşmek” damgası basılırdı; çünkü, Müslümanlar İsa’nın “sadece bizim gibi bir insan” (beşerun mislunâ) olduğuna inanırlar. Dolayısıyle, Hıristiyan inancı açısından Müslümanlar ateisttirler. Nietzsche, Hıristiyan ahlakının bir aldatmaca, hayatın değerini olumsuzlayan bir ahlaksızlık ve nihilizm olduğunu söylemişti. Bu dehşet verici suçlamaya cevap vermek yerine, onu nihilist ilan ederek inananların nihilist uykusuna bir yorgan örtüldü Avrupa’da. Aslında Nietzshe, daha sonra keşfini genişletti ve Sokrates’ten itibaren bütün bir Batı Felsefesi’nin nihilist olduğunu iddia etti. Hayatın değerini onaylayan yolu keşfetmek için pre-Sokratik düşünürleri ve yaşam öğretilerini etüd etti.

Nıetzsche, radikaldi evet; Almanca yazdı ve Alman toplumu, rahip mektebinde çocukluğu izbeye kapatılmış bu adamı anlasaydı, 2. Dünya Savaşı felaketi kaçınılmaz olmayabilirdi. Onun übermensch dediği şeyi, ters çevirip de bir führerde tecessüm ettirmiş olmak, Alman Ruhu'nun parodisidir.

Çok önemli bir nokta evet: Nıetzsche, hayata Augustinus kadar karamsar bakıyordu.” Akide’nin esaslarındaki nihilizmi yakalayarak reddetmek yetmiyor; onun hayata sinmiş, duygusal, perspektival ve kognitif tüm nihilistik ruhundan (ethos) böylece arınmış olmuyorsunuz. “Karamsarlık”ın bu türden bir nihilizm olduğunu farkettiğinizde “ne kadar aptal” olduğunuzu da anlamış oluyorsunuznnnininin

-IV-
Kendi Nihilizmine Gözünü Dört Açmak

Bize gelince, bilim, evrim, sosyalizm ve nihilizm gibi “Batılı fitneler” ahlakımızı bozmasın diye, hemen hepsi hakkında Kilise ve rahiplerinin diktikleri büyük yorganları, sanki bunlar da Batılı değilmiş gibi, hiç utanmadan alıp örtündük. Oysa Kur’an, Allah’a iman ayetlerinin hiçbirinde “Allah’ın varlığını felsefî olarak onaylamak” anlamında bir imana, imada dahi bulunmaz. Allah’a iman, Rabb’in insan ve onun dünya macerası hakkındaki hükmünü sahiplenmektir. Bu da, kabaca İblis’in “insanın beş para etmez bir şey olduğu” yönündeki yargısını reddetmek ve Allah’ın “inanarak (sonunda kazananlardan olacağı umuduyla) doğru davrananlar”ın kazanacağı va’dine bağlı kalmak demektir. Allah’a iman, insanın, içinde sınandığı koşullarda kendisine şans tanınması umuduna inanması, iyimser bir umutla kendi değerini tasdik edip ayakta tutması demektir. “Ama şu bir gerçek ki Nietzsche ‘den sonra felsefe tehlikeli hale geldi. Belki de felsefe bitti.” deniyor Bu hep söylenmiştir, ama ben bunu ancak fazla ihtiyarlamış bir ruhun pesimizmi sayarım. Gözleri parlayan çocuklar doğduğu sürece umut, umudun olduğu yerde de tefekkür cehdi hep toy ve asi, hep umutvar ve çileli bir yolculuk olarak sürer… İman sadece aklın veya muhakemenin değil, bütünlüğü içinde benliğin tümsel bir eylemidir. Bu da, “kendi akıbeti hakkında mutlak kazanmışlık güveni (istikbâr) değil, doğruyu ve istikameti sahiplendikçe hata ve günahına rağmen bağışlanacağı konusunda umudu artan, nihaî kurtuluş hatırına bu dünya ve nimetlerinin tümünü hiçe sayabilecek bir özgürlükle Rabb’in vaadine koşan bir umutvar mücadele halidir. Tarihine yaslanmak ve kendisini o tarihin kurtaracağını sanmak, Müslümanların en ahlaksız konforu.

Nıetzsche'nin nihilizm diye bir felsefe icat ettiğine inanmak, Peygamber Muhammed'in şirk diye bir din icat ettiğine inanmak gibi bir şeydir.

Şimdi içinde bulunduğumuz durum, aşkın bir sefalet ve derin bir nihilizm durumu. “Nıetzsche Müslüman olsa kafayı yemezdi” deniyor. Belki tersi doğru, Müslüman olsak belki biz de kafayı yerdik, ne malum? Müslümanlık “olağanüstü aşağılayıcı şartlarda, aşağılanmışlığı içinde mahkûm edildiği hayata katlanma becerisi” midir? Haydi diyelim Türkiye‘de kafayı yiyecek bir şey yok, Afganistan‘da, Irak’ta, Somali‘de ve şimdi Suriye‘de (Mısır‘ı, Suudi Arabistan‘ı filan saymıyorum ama siz onları da katın) kafayı yememek mümkün mü? Exorsistlerin, ölü sevicilerin fink attığı bir dünyada, “valla benim dengelerim sağlam” diyorsanız, tahriklere kapılmamak iyidir de, “sona erdiremediği bir tahkir altında sağlıklı olduğunu sanmak” bir aldanmadır. Sazıyla sözüyle değil sadece, günahları ve suçları ile de değil, sevapları ve kahramanlıkları ile de nihilist bir kültürün kurbanları olduğumuzu hangi ağızdan işitip kavrayabileceğiz?aaaaniçe

Vehbi BAŞER

Nıetzsche ve Nihilizm Üzerine” için 2 yorum

Kendininkini ekle

  1. Beni çok tahrik eden bir yazı olmuş. Çok keskin atışlı cümleler var. Açıkçası sarsıldım. Yalnız bu keskin vuruşlar bazı yorum hatalarının üstünü örtmüş. Birincisi İslam modernleşmesi olarak gösterilen dönem ve faaliyetler aslında doğrudan İslami değildir. Ki bu dediğimi destekleyen bir yorum da var. Öte yandan yine yazıda belirtilen kronojiye göre islam Yahudi semitik monoteizm geleneğin dışında değildir. Buraya kadar söylediğim yazarla paralel şeyler. Ancak Hristiyanlığın tanrı kavramı onu islamın da içinde olduğu geleneğin dışına koymuyor. Yine yazarın söylediğine göre Nietzschenin tüm sokratik geleneği nihilizm olarak görmesi bu tanıma göre İslamı da katmış olmuyor mu? Çünkü islam felsefe geleneği baştan sona sokratik bir gelenektir. Nietzschenin ya da diğerlerinin ateistliğini tanrı-isayı reddetmeye indirgemeye katılmıyorum. Çünkü Nietzsche ve diğer engizisyon ateistleri doğrudan tanrı kavramına da reddiye yapmaktadır. İslamın tanrı-isayı reddetmesi engizisyona göre ateizm ile suçlanabilir. Doğrudur. Ama bu durum her ikisinin aynı tanrı geleneğinden geldiği sonucunu değiştirmez.
    Devrim Avsar

    Beğen

  2. Gürgün Karaman
    Devrim Avshar Hocam İslami değildir, Yunanidir, Hindudur gibi kategoriler takdir edersiniz ki tümel olanı yansıtmaz. İnsanlık kümülatif bir ilerleme, etkileme, etkilenme vb. olgularla mücehhezdir. Medeniyet, bilim, gelişme, ilerleme vs. Bazen orda bazen buradadır. Böyle bakmak lazım diye düşünüyorum. Her şey aslında sizin de belirttiğiniz “doğrudanlık” değil “dolayımlıktır.”
    Sokratik Gelenek için farklı yansımalar vardır. Platonik, Sokratik, Aristotelesçi vs. süregelen çeşitli varyantlarla devam eden tevarüs, sentez vs. Vardır.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: