Ağıtlarımız ve Mûsiki Sefalet

M. Ali Abakay yazdı…

kjkjkjkjkjkjkjk.jpg

Şehir araştırmaları yaparken, ağıt olmasına rağmen, hızlı, hareketli türkü formunda söylenen eserlerin, alkışlanarak dinlenmesi, hüzünlü hikâyeler sahip ağıtlarda şıkıdım şıkıdım oynanması şaşırtıcı geldi. Kimi zaman ölenlerin ardından yakılan kimi zamanda sıla hasretiyle söylenen ağıtların, gereği gibi okunmayışı, dinleyicilerin bu eserlerin ruhuna saygısızlığı biraz da o eserin özünü bozup hızlı, hareketli bir forma sokan icracılardan kaynaklanıyor. Bir toplumun otantik, kadim değerlerini yansıtan, duygu dünyalarına kapı aralayan bu ürünlerin ilk çıkış anından fraklı bir duyguyla dinlenmesi aynı zaman o toplumun duygu bozukluğunun olduğunu da gösterir. 

Varlık kendini dolaysız olarak sözlü kültür ürünlerinde açığa çıkarır. Türküler, ağıtlar, gazeller, hoyratlar, uzun havalar eğlenilecek, alkış çalınacak durumların çok ötesinde değerlendirilmesi gereken ürünlerdir. bunlar gürültüye dönüştürülüyorsa, hikâyelerinin dışında formatlanıyorsa sıkıntı büyük demektir.

Malatyalı Fahri Kayahan’ın “Uyan Sunam Uyan Derin Uykudan” eseri, eseri oluşturan, esere zemin hazırlayan durum bilinmeden, değişik formatta okunur olmuşsa, o ağıdın hikâyesi anlatılırken sıradan bir olaya dönüştürülmüş ise bu durum, o eseri okuyanların bilgisizlik deryasında yüzmelerinden ve sorumlu bir hafızadan nasip almamış olmalarından kaynaklanır. İftira sonrası asılan veya kendini asmış bir kadın, geride gözü yaşlı koca ve iki yaşında bir çocuk. Mesele iki dostun tartışması ve sonrasında aynı hamama giden dostların eşlerinden birinin hamam arkadaşının sırtındaki beni, kocasına söylemiş olmasındandır. Fahri Kayahan’a son sözünü söyleyen Mustafa’nın bu benden bahsetmesi, asılmaya sebeptir. Bunu izahta zorlanırken, sanal ortamda, kimi etkinliklerde bu hususun canlandırılması, ayrı bir üzüntüdür.

Aynı husus Maraş’a ait, “Maraştan Bir Haber Geldi Dediler ki Merik Ölmüş” Ağıdı’nda da yer alır. Hastahanede ameliyat masasında doğmamış çocuğuyla ölen Meryem’e yakını tarafından içli duygularla söylenen ağıt, adeta neşeye davet eden eda ile söylenmektedir, kavuştak-nakarat bölümüyle. düğünlerde elektro saz eşliğinde oynanmakta ve alkışlarla tempo tutulmaktadır.

Diyarbakır’da bir piknik vesilesiyle akşam dönerken bindikleri jeepin-aracın Dicle Nehri’ne düşmesiyle boğulan gençlerin ölümünden duyulan acı, günümüzde söylenirken alkış tufanıyla karşılaşılıyorsa kişinin, konuyla alakalı olanların düşünmesini icap ettirmiyor mu? Gençlerin aldığı alkol sebebiyle tartışması sonrası olan üzücü olayın ülke sathında bir şehri temsil edecek konumda türkü haline getirilmesi, ayrıca farklı bir durumdur. Buna yetkililere sunulan projelere onay verilmesi, klip haline getirilmesi, CD Formatında dağıtılması şehrin tanıtımı olarak düşünülürken, bakış açımızla işin vahameti anlaşılmaktan uzaktır. Suzan Suzi Ağıdı’nın sözleri, dikkatli biçimde okunduğunda içinde olan çelişkiler, anlam bozukluğu düşünülmeden anlaşılamaz. Kişinin musikî ritmiyle neşelenmesi, oynaması bizim musikî anlayışımızın nasıl bir noktaya geldiğinin, kültürden kopuşun çarpıcı manzarasını oluşturur.

Ağıt, bir erkek tarafından yakılmış ise, erkek okuyucu tarafından seslendirilmesi gerekir, öz itibarıyla. Gördüğümüz şekilde ölen bir kadının, kızın arkasından erkek diliyle yakılan ağıtın, musikîden şan ve şöhret, itibar(?) ve para bekleyenlerce kadınlara okutulması, işin vahametini gittikçe artırmaktadır.

Mihriban, erkek tarafından söylenildiğinde mana taşır, kadın tarafından icrâ edilmesi aklın-mantığın sınırlarını zorlamaktadır. Bunu bilmelerine rağmen erkeğin kadına ait duygularının kadın tarafından dile getirilmesi eleştirilmezken, kadının söylediği eserlerin erkek tarafından dile getirilmesi de o denli ahlâkî değildir.

Mardin’de söylenegelen “Yola Çıktım Mardin’e/Düştüm senin derdine/Mevlam sabırlar versin/Yarini yitirene” eseri, erkek icrâsıdır.

Ağıtlar için söylenecek çok söz var, aslında. Sadece bir kaçından bahsettik.

Ordu’ya ait, “Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar”, genç bir kızın dilinden söylenmişse erkek okuyucu tarafından dillendirilmesi düşünülemez: “Ben annemi ben babamı ben köyümü özledim.”

Diyarbakır’da, Şanlıurfa’da buna benzer eserler yok değildir, aslında. “İki Dağın Arasında Kalmışam” eserinde kendisinden oldukça yaşlı bir adamla evlendirilen genç kızın acıları yer alır, aslında: Ana beni bir zalime verdiler oy!../Verdiler de günahıma girdiler oy!..”

“Men Küçük Bir Cezveyim/Elden Ele Gezmeyim” başlı başına ele alınması gereken bir eserdir. Bir kadının “Verin benim yârimi/Boynu bükük gezmeyim” çığlığına kulağını kapatanlar, erkek sesiyle kadının acılarını nasıl dile getirebilir? Şaşırmamak elde değildir, emsallerini anlatırsak…

Antep’te söylenen “Ezo Gelin”, kadınca dile getirilebilir mi?

“Zeynebim Zeynebim Allı Zeynebim”… Musıkî icrasında bizim konuyla ilgili saptamalarımızda “musıkînin günümüzdeki encamında güzelliğin kaybolduğu” tespitine katılacak çok az kişi kalmıştır. Zeyneb‘in soyundaki güzellik, günümüz musıkîsinde söz konusu edilemez, aslında.

“Koyun gelir yata yata/ Çamurlara bata bata/ Gelin Ayşem sele gitmiş / Çamurlara bata bata.” İfadesini ağıtlaştıran kişi, bunun kadın okuyucular tarafından dile getirildiğini bilseydi, ne duygular içinde olurdu?

Elbette ölüm acıdır, kişiyi can evinden vurur, her ölüm erken bilinir, insanca. Ki her dünyaya gelenin öleceği son ana kadar, zaman belli değildir.

Ölen kadın olsa erkek olsa fark etmez, çocuk olsa, yaşlı olsa değişmez. Lakin dile getirilen eserler, halkın ortak malı –anonimleşse, bu konuda dikkat edilecek kimi noktalara uyma, adabın- terbiyenin, geleneğin icabıdır.

Kadının acısı da bizim, erkeğin acısı da bizim iken, dile getirilmesinde bu tarz çarpık anlayış ve uygulamanın düzeltilmesi için müzik piyasasını elinde tutan, denetimden uzak kimi kurumlarla kuruluşlara bir söz söyleyen çıkmaz mı?

Öncelikle musikî alanında esas tutulan TRT Repertuarı’na girmiş birçok eserin gözden geçirilmesi gerekirken, çalışmaların yapılmamış olması esef vericidir. Başta bu görev TRT’ye düşmektedir, sonra diğer ilgililer üzerine düşeni yapma mecburiyeti hisseder.

Bir toplumun sağlıklı, huzurlu ve sağlam temeller üzerinde hayatını idâme etmesinde birçok değerin olduğunu bilmekteyiz. Musikî, bu değerlerden sadece biridir. “Her şeyimiz tamam, eksiğimiz yok.” diyen olursa, ne demeli?

Acımızı, sevincimizi birlikte dile getiren musikî eserleri, dışarıdan müdahaleyi kabul etmez, bilinmelidir. Müdahaleler olduğu zaman, toplumdaki kargaşaya bir halka daha eklemiş oluruz. Genç kuşakların müzik anlayışına baktığınızda bunun sebeplerinin ne olduğunu görmeyenler, neden bahsettiğimizi anlamaktan uzak görünen kabiliyetleriyle, içimizde habis urları her gün büyütmektir, farkındayız, bunu ne kadar saklarlarsa bilmekteyiz.

Bu yazı, bu konuya giriş için yazıldı, aslında.

Musikîmizin kanayan bu yarasına müzikle ilgilenenler ne der?  Merak mı ediyoruz? Belki başka bir yazıda dile getiren olur, istediğimiz, yapılması gerekenlerin neler olduğudur.

kşoşoooşşşoş

M. Ali ABAKAY

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: