Filozofların Kadına Bakışı

Aliye Çınar Köysüren yazdı…

heheheheheheh.jpg
Hestia: Yunan Mitolojisi’nde evi ve aile ocağını temsil eden tanrıça.  Bakiredir. Sembolü hiç sönmeyen ateş.

Dini anlayışın ve geleneksel bakışın kadına dair olumsuz algılarını çokça konuştuk. Kuşkusuz pek çok bakımdan haklıydı bu eleştiriler. Lakin Batı düşüncesi hatta onun dayandığı Yunan düşüncesinin kadına dair algısını da bilmek bizde daha keskin bakışlar oluşturabilir!

Rasyonalizm sınırlarında konuşulduğunda, erkek aklın hem doğaya hem de kadına hâkim olduğu ima edilmektedir. Gerçekte bu durum, Platon’dan bu yana felsefenin göksel bir nitelik yüklediği eril tanrıların hâkimiyetini akıllara getirmektedir. Çünkü dünyasal ikâmet dil olarak kabul edilirse, “var olmak” ve “ikâmet etmek” terimlerinin aynı olan kökleri, ev ocağının ateşine göz kulak olan dişil kutsallıkla Hestia ile ilişkilidir. Dahası bu ev dil olunca, dişil kutsallık, Hestia dilin bekçisidir. Kutsal olan ev de kadının koruması altındadır ve bu durum, anneden kız çocuğuna geçer. Söz konusu durum dişil kimliği ve soyağacı olarak önemini ifade eder.  Var olmak için, dişil olanla -özneler arası bir ilişkinin teminatı olarak-, zorunlu diyalog, yani kültürün ve dilin canlılığının garantörü, böylece kültürün kodlarına işlenmiş olur. Ancak dişil kutsallık sahneden çıkarılınca, eril ve göksel tanrıların dişil kutsallıkla, sahici bir özneler arası diyaloğa girmesinden söz edilmez. Böyle olunca dilin ve kültürün dönüşümünü sağlayacak olan kadın ve erkek arasındaki otantik özneler arası diyalog da iptal edilmiş oldu. Esasında kadının, farklı bir cinsiyet olarak değil, erkeğin yokluğuna bağlı olarak ya da ikincil bir şekilde konumlanmasının ontolojik temeli, buraya kadar dayanmaktadır.

Aristoteles, ‘Politika’da “erkekler, zihnin veya aklın doğal timsaliyken; kadınlar, esirler ve barbarlar, tabii olarak aşağı sınıfı teşkil ederler –ki bunlar, aklın yönetmesi gerektiği beden ve tutkularla temsil edilir–” demektedir. Platon da ‘Timaeusda “inkarnasyondan sonra ruh, tutkulara ve iştahlara karşı mücadelesini kaybeder. Çünkü o, bir kadınla inkarne olmuştur.” Dolayısıyla, erkekte bulunan kötü ruhlar ve canavarca boyutlar da kadından intikal etmiştir.

Aristoteles ve Platon’un düşüncelerinin farklı kazanımlarla ve kırılmalarla birlikte modern düşüncede devam ettiğini söyleyebiliriz. Descartesçi ruh ve beden dualizmi, feminist teoloji açısından oldukça önemli içerimleri ihtiva eder. Çünkü “ruh veya düşünce bilen, doğa ise bilinen olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda doğa kadın; bilgi ise erkek olarak karakterize edildi”. Bu düşünceleri idealizmin önemli filozofu Hegel’de takip etmek mümkündür:

“Kadın eğitilebilir; ancak onlar, daha ileri düzeyde bilim yapamazlar. Çünkü felsefe ve sanatın belirli formları evrensellik gerektiren ürünlerdir. Kadınların, fikirleri, zevkleri, zarafetleri vardır ancak idealleri yoktur. Erkek ve kadın arasındaki fark, hayvan ile bitki arasındaki farka benzer. Erkekler hayvanlara, kadınlar ise bitkilere benzer. Çünkü kadınların yaşamı, daha ha­reketsiz bir yayılmışlık halindedir. Zira yaşam prensipleri, belirlenmiş hisler bütünüdür. Kadınlar yönetime geçtikleri zaman, öncelikle devleti tehdit ederler. Çünkü kadınlar eylemlerini evrenselliğin talepleri doğrultusunda değil, keyfi temayülleri ve kanılarıyla yönlendirirler.”

Yeniden Yunan düşüncesine dönecek olursak; sözünü ettiğimiz dişi cinsiyetin bastırılıp, eril tanrıların yüceltildiği mitolojik dokuyu en etkili bir şekilde, Aristoteles’in kavramsallaştırdığını gözlemleriz. En kısa söyleyişle o, erkeğin doğal olarak yönetme erkini ve özne oluşunu öne çıkarmıştı. Dolayısıyla şu üç yönetim onun doğal yönüdür: Devlet, ev ve evlilik (kadının yönetilmesi). Ona göre erkek doğal olarak yönetmeye kadından daha uygundur. ‘Nikomakhos’a Etik’te o, bu düşüncesini daha belirgin olarak dile getirir. Eğer kadın yönetiyorsa veya idareci konumundaysa, bu onun doğal bir erdemi olmayıp, kazanılan ve elde edilen yönüyle ilgili olup, kısacası dışsal faktörlere bağlıdır. Demek ki Aristoteles’e göre, yönetmek için kadın tam bir güce ve donanıma sahip değildir; sadece imajinatif olarak gücü yönetebilir.

aasaqsqasqsd

Aristoteles ‘Nikomakhos’a Etik’te politik bilimin genel hatlarını tartışırken, bunu pratik hikmet kavramı ekseninde yapar. Yönetme erkine sahip olacak kişi için vazgeçilmez önemi olan pratik hikmet, doğru anda, doğru karar vermeyi dolayısıyla âdil olmayı ima eder. “Aklı başındalık da diyebileceğimiz pratik hikmetin, “insanî iyiyi, aklı, doğru ve amelî bir huyu” ihtiva etmesi zorunludur. Kadının yönetme erkini iptal eden görüş, zımnen onun ahlaki ve benlik gelişiminde göz ardı edilemeyecek manipülasyonlara gider. Zira aile ve devlet yönetimi bakımından pratik hikmeti eksik olan kadın, doğal olarak hikmet açısından yetkin olamayacaktır. Kadın bu durumda, sadece bireyin iyiliği ile ilgili olan hikmeti bilecektir ve bu dar anlamda bir pratik hikmet sahibi olmak demektir. Çünkü bu sorumluluk bakımından yetkin olmama anlamına da gelir. Nitekim pratik hikmet kavramı çerçevesinde düşündüğümüz zaman, pratik erdeme sahip kadın, sadece nasıl karar vereceğini ve neyi tercih edeceğini bilmez; aynı zamanda belirli bir durumda nasıl eylemde bulunacağını –asla kaçamayacağı bir sorumluluk halini–, doğru zamanda doğru kararı verebilmeyi bilmek ve anlamak durumundadır.

Platon ‘Devlet’te, gücü dağıtmada gücün belirleyici olmadığını gösterirken, gerçekte bu boşluğu bir başka açıdan ifşa etmiştir. Oysa Aristoteles gücü dağıtmanın tam da güçle bağlantılı olduğunu söylemek istedi. Kadının yönetme yeteneğini eksik bulan Aristoteles, böylece kadının gücü dağıtamayacağını dolayısıyla zayıf olduğunu ifade eder. Oysa kişiliğin bütün görünümlerinin üst bir noktada organize olup, yeniden güncellenmesi için güç dağıtımı ve yönetme erki önemlidir. Yönetmenin aklın ve basiretin eylemsel bakımdan en üst düzeyde gerçekleşme mercii olduğunu anımsarsak, kadının bunu aktüel hale getirmesi, sözünü ettiğimiz Aristotelesçi bağlamda mümkün değildir.

Feminist teoloji üzerine yazılarıyla bilinen Elisabeth Schüssler Fiorenza, Grek düşüncesindeki bu izlerin, Hıristiyan antropolojisinde de devam ettirildiğini söyler. Ona göre, yönetmenin ve otoritenin tarihsel imkân ve gerçeklikle ilgili olması gözden kaçırılınca, eksik kadın doğası tartışması başlamaktadır. İşte feminist teoloji sadece Batı düşünce ve teolojisindeki kadın ve erkek ayrımcılığını değil, aynı zamanda bunun köklerinde yatan politik nedenleri de açığa çıkarmaya çalışır.

Aliye Çınar KÖYSÜREN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: