Tarih “Mahatma”yı Haklı Mı Çıkardı?

Peren Birsaygılı Mut yazdı…lalaslsssss.jpg

30 Ocak 1948 Mahatma Gandhi’nin ölüm tarihi. Radikal bir Hindu tarafından evinin bahçesinde vurularak öldürüldüğünde 79 yaşındaydı. ”Yüce Ruh” anlamına gelen Mahatma ismini ona ünlü şair Tagore takmıştı. Tagore denildiğinde ilk olarak, “Düşüncenin her korkudan azad olduğu bir ülke” dizeleri geliyor aklımıza. Cemil Meriç, Bu Ülke’de özel bir bölüm ayırır Tagore’ye. Öyle çok etkilemiştir Hintli şair üstadı. Binlerce yılın ötesinden gelen, binlerce yankısı olan bir ses diye tarif eder onu.

Gandhi’ye verilen “Mahatma” ünvanı, Budist gelenekten Hinduizm’e geçmiş bir tabir aslında. Kendisini, İngiliz sömürgesi altındaki halkının kurtuluşuna adamış bir kimsenin “Yüce Ruh” olarak adlandırılması, kadim sömürgecilik geleneğine karşı direnişin ilahi bir yansıması adeta. Ve üçbin kast, onbeş resmi dil, sekizyüzkırkbeş lehçenin ve değişik ırk ve inançtaki bir milyarı aşkın insanın yaşadığı Hindistan’ın Mahatma Gandhi’sinin hayatı haklı bir davaya iman etmenin güzel örnekleri ile dolu. Gandhi’nin yaşamöyküsüne baktığımızda, sıradan bir insanın, istediğinde nereden nereye gelebileceğini görüyoruz ve bu insan fıtratında yer alan cüceliğin yanı sıra yüceliğin varlığını da anlamamızı sağlıyor. Çin felsefesinin temel öğretilerinden olan Yin ile Yang’ı ya da Maide Suresi’nde geçen Habil ile Kabil’i böyle de okuyabiliriz belki de.

Gandhi’nin babası Bombay’ın kuzeyinde küçük bir prensliğin lideri idi. 13 yaşına geldiğinde, adet olduğu üzere evlendirildi ve hukuk eğitimi alması için Londra’ya gönderildi. Londra, genç adamı koyu bir mutsuzluğa sürüklemişti. Öylesine ürkek ve utangaçtı ki, İngilizlerle konuşmak ona işkence gibi geliyordu. Onlara uyum sağlamak için giyiminde değişiklikler yaptı, bir takım kurslara yazıldı ancak başarılı olamadı ve okulu bitirir bitirmez Hindistan’a geri döndü. Ülkesine döndükten sonra aylarca en azından bir dava alabilmek için Bombay adliyesinde bekledi. Haykırışı ile ileride dünyanın en büyük direnişlerinden birine önderlik edecek bu genç adam, o zamanlar bir hakimi dahi etkileyecek hitabete sahip değildi.

hindistan
Hindistan

Bu başarısızlık, Gandhi’nin hayatındaki en önemli dönemeçlerden biri oldu. Beceriksizliğine kanaat getiren ailesi, onu bir akrabaların davası ile ilgilenmesi için Güney Afrika’ya yolladı.  Bu en fazla birkaç aylığına planlanmış bir seyahat idi, ancak Gandhi burada tam 21 sene kaldı.

***

Güney Afrika, Gandhi’nin hayatında yeni bir sayfa açtı. Bir tren yolculuğu esnasında, birinci mevki bileti almış olmasına rağmen, beyaz bir Güney Afrikalı tarafından yük vagonuna binmesi gerektiği söylendiğinde, Gandhi bunu kabul etmedi ve polis tarafından trenden indirilip garda sabaha kadar soğukta bekledi. Irk ayırımının adaletsizliği ve vahşeti ile ilk kez böylesine acımasızca karşı karşıya geliyordu. Sabaha kadar beklediği garda güneş doğarken, o utangaç ve sessiz genç adam  gitmiş yerine bambaşka bir Gandhi gelmişti.

Gandhi’yi tüm dünyaya tanıtan en önemli faktörlerden olan “pasif direniş” başka bir deyişle “sivil itaatsizlik” ilkesinin doğuş yeri de burasıydı. Henüz genç bir avukat olan Gandhi, Güney Afrika’daki Hintli göçmenlere hayatı dar eden hükümete karşı enteresan bir direniş hareketi başlattı. Asyalı göçmenlerin sınırdan geçmesini yasaklayan bir kanun olmasına rağmen, Gandhi binlerce Hintliyi sınırdan geçmeleri yönünde teşvik etti. İnsanlar kalabalıklar halinde Güney Afrika’dan ayrılıyor, sonra içeri girdiklerinde hapse atılıyorlardı. İş öyle bir noktaya geldi ki, hapishanelerde yer kalmadı ve hükümet pes ederek sınır ihlali cezalandırma kanununu iptal etti.  Çok geçmeden de Hintlilere bir ve ikinci mevki vagonlarda yolculuk yapma hakkı verildi. Gandhi’nin pasif direnişinin temelinde yatan “Satyagraha” felsefesiydi. Haksızlığa karşı şiddet içermeyen yöntemlerle savaşılmasını salık veren bu akım, kısa sürede büyük bir etki yarattı. Ve bu direniş metodu, ilerleyen dönemlerde dünyanın pek çok yerinde uygulanacak olan oturma eylemi, açlık grevi gibi boykot türlerinin ilk çıkış noktasını temsil ediyordu.mamama

Gandhi’nin Güney Afrika’da bu kadar uzun kalmasının nedeni, buradaki kardeşlerine yol göstermek istemesiydi. 1914 yılında 44 yaşındayken ülkesine döndüğünde, arkasında özgüveni yerine gelmiş olan bir halk bırakacaktı.

***

hhhhhhGandhi, Hindistan’a döndüğünde Sahamartı Nehri kıyısındaki Ahmetabat şehrine yerleşti ve orada bir çiftlik kurdu. Çiftlik, herkesin emeğinin eşit olarak bölüşüldüğü bir yer halini aldı. Gandhi, Hindistan’ın ulusal sembollerinden olan çıkrığı İngilizlere karşı bir silah olarak kullandı ve pamuk eğirmeyi ruhsal bir kurtuluş olarak tarif etti. Gandhi’nin amacı Hindistan’ı gittikçe işgal eden İngiliz tekstil ürünleriyle mücadele etmektir. Okyanusun öbür ucundaki İngiliz Krallığı, Hintlilere “modern” giyinme konusunda baskı yaparken, Gandhi çıkrıklarla eğrilen pamuktan yapılan “Khadı”yı bütün Hindistan’a yayar. Müslümanların hac esnasında giydiğine benzeyen ve arınmayı temsil eden bu giysi, Hindistan’ın ulusal sembolü haline gelir.

Beyaz Khadısı içerisindeki Gandhi, 1919 yılında şöyle sesleniyordu: “Bütün Hindistan dursun ve ezenler, onun suskunluğundaki ifadeyi anlasın.” Gandhi, artık Hindistan Kongre Partisi’nin kılavuzu ve bağımsızlık savaşının tartışılmaz lideri olmuştu.

Sayısız ayaklanmalar, açlık grevleri ve tutuklamalar ile 1947 yılına gelindiğinde, İngiltere Krallığı sonunda Hindistan’dan çekilmeyi kabul etti. Ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında ağır bir kan kaybına uğrayan İngiltere, Hindistan’dan fiziken çekilirken arkasında pek çok sorunu da beraberinde bırakmayı hedeflemişti. Ve bu kadar çok farklı inançtan, dilden ve ırktan insanın beraber yaşadığı topraklara aşılanacak en büyük zehir etnik ya da dini milliyetçiliklerin kışkırtılması olacaktır.

***

Öncülüğünü Muhammed Ali Cinnah’ın yaptığı Müslüman Birliği Partisi, ayrı bir devlet fikrini tartışmaya açtı ve iki millet teorisi olarak adlandırılan bir teori ortaya attı.  Bu teoriye göre Müslümanlar ile Hindular ayrı millettendi ve Müslümanların kendi hayatlarını, kendi inançlarına uygun olarak yürütebilmeleri için ayrı bir devlet kurmaları gerekiyordu. Müslümanlar, baslangıçta Müslümanlar ve Hinduların aynı haklara sahip olabilmesi için mücadeleediyorlardı ancak Hindu milliyetçiliğinin yine bizzat İngilizler tarafından güçlendirilmiş olması ve Müslüman halkın ikinci sınıf vatandaş durumuna düşmesi, Müslümanların ayrı bir devlet kurma fikrine güç kazandırdı. Her ne kadar Ebu’l Kelam Azad gibi alimler karşı çıksa da, Muhammed İkbal ve Mevdudi gibi önemli Müslüman düşünürler bu fikri desteklediler.

4 T
Muhammed Ali Cinnah-Gandhi

Gandhi’nin, bütün ömrünü vakfettiği Hindistan’ın bölünmesini istemesi düşünülemezdi bile ve ülkeyi bölecek her türlü tasarıya karşı çıkıyordu. Hindu inancına ait mantralar ile Kuran’daki ayetleri beraber okuyordu. Yani evrensel bir kardeşliğin altını çizmeye çalışıyordu. Hindular ve Müslümanlar arasındaki olayların önlenememesi, onu çok üzüyordu. Ayrıca Müslümanların güvencede olmamasından  da fevkalade tedirgindi. Bir akşam duasında: “Hindistan ya da Pakistan’da yaşayan bütün Hindular Sikhler öldürülecek bile olsa ülkemizde oturan en basit Müslüman çocuğun bile hayatı korunmalı.” diye sesleniyordu kalabalığa. Başka bir gün ise Muhammed Ali Cinnah’a seslenerek, şöyle diyordu:”Beni testereyle ortadan ikiye biç, ama Hindistan’ı bölme”

Ancak Gandhi’nin çabaları yeterli olmadı ve kanlı çatışmaların ardından Hindistan ve Pakistan 1947 yılında ayrıldı. Ayrılmadan sonra sınırların belirlenmesi de pek çok sorunu beraberinde getirdi, 10 milyon insanın yerinden edilmesi ve 1 milyon insanın ölümü ile sonuçlandı.

***

Raj Kaapor’un Hindistan’ın bölünmesinin ardından, 1951 senesinde çektiği “Avare” filminde bir hapishane sahnesi vardı. Kahramanımız; “Nerde bir parça ekmek görsem, bir türlü kendimi gülmekten alıkoyamıyorum” diyor ve şöyle devam ediyordu; “Bu ekmeği eğer çalmadan bulabilseydim, hiç şüphe yok ki birçok sefer burayı ziyaret etmek zorunda kalmayacaktım.”

Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, bizler de Avare’yi gülümseyerek izledik. Raj Kaapor’un sempatik halleri ve filmin o unutulmaz şarkısı bir kült halini almıştı. Aslında büyük bir trajedi gizliydi bu filmde. Paçaları kısa gelen eski püskü pantolonu ve yamalı ceketiyle şarkı söyleyen Kaapor,  yüzlerce yıldır süregelen sömürü düzeninin yarattığı “tutunamayanlar”dan birisiydi. Ancak her şeye rağmen mutlu olmayı başarabilen bu adam, sadece sinema perdesinde kalmıştı. Zira gerçekler, sinema perdesine yansıyanlardan çok daha acımasızdı.

Hindistan’la Pakistan’ın ayrılmasının ardından her iki ülkede de sorunlar devam etti. Ünlü Hintli aktivist Anna Hazare geçtiğimiz aylarda, yine bilmem kaçıncı kez açlık grevine girdi. Amacı yoksulluk ve yolsuzluklarla mücadele etmek olan Hazare’ı “Yeni Gandhi” olarak adlandıranlar da var. Bir keresinde gözaltına alındığında, binlerce insan onun arkasından sokaklara dökülmüştü. İnsanların peşinde koştuğu bir parça “umut” dan başka bir şey değil aslında. “Umut fakirin ekmeği der” atalarımız. Hindistan halkı, İngiltere fiilen bölgeden çekilmiş olmasına rağmen, yeni bir Gandhi’ye ihtiyaç duyuyor. Pakistan halkı için de durum farklı değil maalesef. Bağımsızlığını elde ettiğinden bu yana asla gerçek bir bağımsızlık yaşayamamış olan Pakistan halkı, o zamandan bu yana pek çok zorlukla boğuşmak zorunda kaldı. Çocuklarına ekmek götüremediği için intihar eden babalar, açlıktan hayatını kaybeden bebekler, ülkede ne kadar büyük trajediler yaşandığının birer göstergesi.

paaaa
Pakistan

Üstüne üstlük, bir türlü çözüme kavuşturulamayan Keşmir sorunu, adeta bir kangren halini aldı ve dünyanın en güzel vadisinde dökülen kan, vicdanları kanatmaya devam ediyor.

***

Muhammed İkbal; “Devletler şairlerin kalbinde doğar, politikacıların elinde büyür ve ölürler” der. 1938 yılında vefat eden Muhammed İkbal’in ömrü Pakistan’ın kuruluşunu görmeye yetmedi. Hayatını Müslüman halkların kurtuluşuna adamış bu büyük mütefekkir, erken veda etti hayata.

Pakistan, Hint Müslümanlarının güvence altında yaşayabilmelerinin sağlanması için kurulmuştu. Bir taraftan bazı ırkçı Hindu grupların zulmü altında ezilen, diğer yandan İngiliz sömürgeciliğin kahrını çeken bir halkın kurtuluş reçetesi olarak görülüyordu ayrı bir devlet fikri. Düşünüldüğünde haksız da değillerdi taleplerinde. Buna mecbur kalmışlardı, yok hayır buna mecbur bırakılmışlardı. Türlü kışkırtmalarla gelinen noktada, başka seçeneklerinin de olabileceğini göremediler.

Önce Hindistan bölündü, ardından ise 1971 senesinde Pakistan bölündü ve bu kez Bangladeş ortaya çıktı. 500 milyonu aşkın Müslümanın arasına sınırlar girdi. Oysa herşey çok farklı olabilirdi belki de. Herşeyin çok farklı olmasını dilerdik. Kendisini sömürge haline getiren Batı’nın dayatma ve planları ile hareket eden değil de, o muazzam özkaynakları ve kültürü ile direnebilen bir Hindistan okumuş olmayı isterdik tarih sayfalarında.

Müslümanlar ve Hindular… Kendilerini sürekli bir çözümsüzlüğün içinde bulan bu iki halkın trajik öyküsü yerine, Gandhi’nin düşlediği gibi farklılıkları tolare etmeyi başarabilen, ırkçılığın her türünden uzak duran ve birbirlerinin onurlarını kendi haysiyetleri ile eş tutan halkların mutlu hikayelerini dinleyebilseydik, ne güzel olurdu…

rrrrrrrrrrrr

Peren Birsaygılı MUT

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: