Alkışlar Boş Laf Bürosuna!

Hüzeyme Yeşim Koçak yazdı…

Bazı gerçekleri dışardaki ağızlardan, bir başka pencereden seyretmek, dinlemek zevkli geliyor.

İngiliz Yazar Tim ParksCharles Dickens’in bir romanında geçen “Boş Laf Bürosu” adı verilen; İngiliz bürokrasisi, kırtasiyeciliğini eleştiren şu satırlara değinir. Günümüzde de geçerli olabilecek eleştirilerdir bunlar. Belki de insanoğlunun zaafları fazla değişmemiştir:

Boş Laf Bürosu“(zaten herkesin bildiği gibi) hükûmetin en önemli bakanlığıydı.

Boş Laf Bürosu’nun onayı olmadan herhangi bir kamu işi asla yapılamazdı. En büyük kamu pastasında da en küçük kamu turtasında da onun parmağı vardı. Boş Laf Bürosu özel olarak yetki vermediği sürece en bariz doğruyu yapmak da, en bariz yanlışı düzeltmek de mümkün değildi. Yeni bir Barut Komplosu kibritin çakılmasından yarım saat önce açığa çıksaydı, herhangi birinin parlamentoyu kurtarması ancak Boş Laf Bürosu en az o heyet, yarım kile toplantı notu, çuvallar dolusu idari bilgilendirme yazısı ve aile boyu bir kasa dolusu dilbilgisinden yoksun yazışmayı toparladıktan sonra mümkün olabilirdi.

Bu muhteşem kuruluş faaliyete henüz geçmişken bir ülkeyi yönetmek gibi zor bir zanaatın biricik yüce ilkesi ilk kez devlet adamlarına açıkça vahyolunmuştu. O parlak vahyi ilk inceleyen, aydınlatıcı etkisini resmi işleyişin tamamına taşıyan, Büro’ydu. Her ne yapılması gerekiyorsa, YAPMAMANIN YOLLARINI anlama sanatında Boş Laf Bürosu bütün bakanlıklardan önce geliyordu.

“Evet, doğru, bir şey yapılması gerektiğini iddia ettikleri için seçilmiş olan her yeni başbakan ve her yeni hükümet, daha seçilir seçilmez bütün enerjilerini o işi Yapmamanın Yollarını keşfetmeye harcardı. Evet, doğru, genel seçimler bittiği andan itibaren seçim kampanyasında yapılmadığı için atıp tutan, karşı görüşteki sayın beyefendinin dostlarına niçin yapılmadığını soran, yapılması gerektiğinde ısrar eden, yapılması lazım geldiğine yemin eden her seçilmiş aday, Yapmamanın Yollarına kafa yormaya başlardı. Evet, doğru, her iki kamarasının oturumları,  Yapmamanın Yolları müzakerelerine hasredilirdi.” (Tim Parks, Ben Buradan Okuyorum, Metis Yayınları, sf. 103-107)

Herhalde söz de, siyaset de düşüyordu.

İtalyan yazar Umberto Eco,  ‘Somon Balığıyla Yolculuk’ isimli deneme kitabında,  ironiyle “Bonga ulusu” hakkında bize bazı bilgiler verir.

Bongalıların yanında geçirdiğim zaman içinde alkışın tarihini de yeniden biçimleme olanağı buldum. Eski zamanlarda Bongalılar iki nedenden alkışlarmış: İyi bir gösteriyi beğendiklerinden ya da daha büyük hünerleri olan birini onurlandırmak için. Alkışın süresi, kimin en çok beğenildiğini ve sevildiğini ortaya koyarmış. Yine geçmiş zamanlarda, bir gösterinin değerli olduğuna seyircileri ikna etmek amacıyla düzenbaz emprezaryolar salona birkaç kiralık adam yerleştirir, hiçbir neden olmasa da gösteriyi alkışlamaları için bu adamlara para verirmiş. Bonga televizyonunda ilk gösteriler yayınlandığı zaman, yapımcıyı gösteriyi düzenleyenlerin akrabalarını stüdyoya getirtir ve yanıp sönen bir ışık sayesinde (evlerinde televizyon seyredenler bu ışığı göremezler) ne zaman alkışlamaları gerektiğini onlara işaret ederlermiş. Seyircilerin bu numarayı fark etmesi uzun sürmemiş, ne var ki, bizim ülkemizde olsa hiç umursanmayacak olan bu alkışlar Bongalılar için hiç de öyle olmamış. Evdeki seyirciler de alkışa katılmak istemişler, öbek öbek Bonga yurttaşı gönüllü olarak ülkelerinin televizyon istasyonlarına koşmuş, alkış tutmak için para ödemeye hazır olduklarını söylemişler. Bu meraklılardan bazıları özel alkışlama sınıflarına yazılmışlar. Bu noktada artık gizlenecek bir şey kalmadığı için, sırası geldiğinde, yüksek sesle, “Haydi bakalım, alkışları duyalım!’ diyen kişi de sunucunun kendisi olmuş. Çok geçmeden stüdyodaki seyirciler, sunucunun uyarısı olmadan da alkışlamaya başlamışlar. Örneğin sunucunun seyirciler arasından birine hayatını nasıl kazanıyorsun demesi yeterli oluyormuş; adam ‘Belediyenin başıboş hayvanları topladığı yerdeki gaz odasının sorumlusuyum,’ der demez herkes coşkuyla alkışlıyormuş.(…)

Alkışsız olunmaz olmuştu, öyle ki reklamlar sırasında bile, satıcı ‘Zayıflamak için PİP haplarını kullanın’ der demez bir alkış tufanı başlıyordu.

(…) Bongalılar artık hep alkış tutuyorlar, keyif aldıklarından ya da ölenin hoşuna gitsin diye değil, kendilerini gölgeler ülkesinde birer gölge gibi hissetmemek, o küçük ekranda gördükleri imgeler gibi canlı ve gerçek olduklarına emin olmak için. Bir gün bir Bonganın evine yaptığım ziyarette akrabalardan biri içeri girerek, ‘Az önce büyükanneyi bir kamyon çiğnedi!’ dedi. Evdekiler birden ayağa fırlayıp çılgınca alkışlamaya başladı.”

Kimi milletlerin hayatında on yıllar, uzun seneler, yüzyıllar kayıp zamanla, boşlukla mı geçer.

Yönet(il)enlerce de uçucu laf üreten, tüketen, gıdaklama şampiyonlarının; parlak, büyüleyici laflar, çelişen bir öncesini yıkan vaatlerin bol olduğu ülkeler mi vardır.

Sorular, düşünceler, erdemli kelimeler hep boşa mı gider?

Herhalde eylem, faaliyet, hakikat, gerçek meseleler önemini kaybetmiştir.

Var yere, yok yere alkış, kepaze k(alkışlar), onaylar, “mış gibi” yapmak yaşamak; sadece Bongalılara yahut Zululara mahsus değildir.

Kalabalıklar boş siyasetlere alkış tuttukça; galiba ülkelerin, ulusların ya da tarihin pek ehemmiyeti olmuyor. Zamanın hazin bir çığlığı olarak, yakamıza yapışıyor.

Öldürdüklerimizi, hasta, mevta ettiklerimizi; katlettiğimiz varlık sebeplerini, h(iç) ettiğimiz bir Ben’i gülerek alkışlıyoruz.

boşşşşşşşşşşşşşşşşşş

Hüzeyme Yeşim KOÇAK

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: