Babam ve Nevruz Bayramı

Orhan Aras yazdı…

ne.jpg

Yıllardır nevruz bayramında köyde olamamıştım. Yıllarca Almanya’daki evimizde, boyanmış bir kaç yumurta, yanında küçük bir saksıda suni semeni ve bir iki tane mumla geçirmiştik nevruzu. Bu yıl yirmi yıldan sonra ilk kez nevruz bayramını köyde geçirecektim. Akşamdan heyecanla yatağıma girmiştim. Öyle ya ertesi gün çocukluğumda geçirdiğim coşkulu bayramlardan izler görecektim.

Köy artık eski köy değildi. İki katlı, üç katlı evler çoğalmıştı. Yollar Arnavut Kaldırımı taşlarla döşeliydi ve temizdi ama eski evlerin sökülmesi, küçük, daracık sokakların kaybolması, köyün görünümünün değişmesi bana biraz hüzün vermişti. Gözlerim, benim burada geçen çocukluğumda gördüğü evleri, sokakları, yüzleri görmek istiyordu ama artık çoğu yoktu. Evlerle birlikte yüzler de değişmişti.

Kardeşim, oğlu Çağlar ve kızımla köy meydanına doğru yürüdük. Hemen hemen herkes ordaydı. Zaten kaç ev vardı ki burda? Topu topu yetmiş hane… Okumaya giden gençler artık bulundukları yerde kalıyor, bayramdan bayrama köye geliyorlardı.

Herkes en güzel elbiselerini giymiş köy meydanında bekliyordu. Mart ayı girer girmez üç hafta boyu her salı akşamı büyük ateşler yakılmış, üstünden atlanmış, dilekler dilenmiş, alınacak elbiseler ve hediyeler alınmış bugün, martın yirmi biri beklenmişti. Bugün artık baharın gerçek bir bahar olduğu tastik edilecek ve kutlanacaktı.

Köy meydanına yeni gelenlerle önceden gelenler bayramlaşıp görüşüyorlardı. Bizlerle de sırayla görüştüler, hal hatır sordular. Hanedan kabilesi diye bilinen amcaoğullarımız etrafımızı sarmıştı. En yakın amcaoğlumuz olan Hacı Ekber iki de bir bana sarılıyor ve özlemini gösteriyordu. Çok sevinçliydim.

54729113_2011496982488106_6244437154764685312_n

Yedi yaşındaki kızımın giyimi, Türkçe konuşuşu köylülerimize ilginç gelmişti. Herkes onu konuşturmaya çalışıyor, ona benimle ve babamla ilgili bir şeyler anlatıyorlardı. En çok da Almanya’yı merak ediyorlardı. Almanya’daki insanları, oradaki Türklerle aralarındaki sorunları öğrenmek istiyorlardı. Kızım ise  çekingendi. Çağlar’ın yanından ayrılmıyor ve sohbetlere pek katılmıyordu. Sorulara ben cevap vermeye çalışıyordum. Eskiden beri sadece buradaki insanlarda değil bütün Türkiye’de Almanlara karşı anlaşılmayan bir sempati vardı. Alman milli futbol takımı başka takımlarla oynadığında mutlaka Almanya’yı tutarlardı. Özellikle gençler Alman politikacılarının, sporcularının isimlerini ezbere biliyorlardı. Son zamanlar bu sempati azalmaya başlamıştı. Hatta Almanya’ya karşı tepkiler de vardı.

Bayramlaşanlar öbek öbek ayakta durmuş sohbet ediyorlardı. Birazdan ev ziyaretleri başlayacaktı. Çağlar‘ı da bir süre sonra gençlerin arasında gördüm. Uzaktaydı ve etrafındaki gençlere hararetle bi rşeyler anlatıyordu. Sonra gençler topluca sokakta bir sağa bir sola yürümeye başladılar  Bir süre sonra Çağlar’ı hevesle diğer gençlerle birlikte yumurta tokuştururken gördüm. Nereden bulmuşsa ucu sert, sivri bir yumurtayla öbür yumurtaları kırıyor, kazandığı yumurtaları öbür gençler gibi ceplerine dolduruyordu. Beni görünce bir çocuk sevinciyle renkli yumurtaları cebinden çıkararak gösterdi.

“Hiç kimse karşımda duramıyor”dedi.

Keyifle gülümsedim. Burada yumurta dövüşü nevruzun vazgeçilmez oyunlarından biriydi. Günler öncesinden en sert yumurta arayışına girilir, dişe vurularak yumurtanın sertliği denenir ve bayram günü de köy meydanına çıkılarak tokuşturulurdu. Kırılan yumurta bir kazanç olarak karşı dövüşçüden alınırdı. Ben de çocukken çok yumurta tokuşturmuştum. Teyzemin küçük, çilli tavuğunun doğduğu bıldırcın yumurtasından biraz büyük yumurtalar oldukça sert olur, kolay kolay kırılmazlardı.

Köylülerimiz sohbetlerinde hep eski günlerden, vefat etmiş büyüklerimizden söz ediyor, onları güzel sözlerle yad ediyorlardı. Köyün en yaşlısı Sarı Recep Amca, köyün bilge ihtiyarlarından Hacı Hüseyin’i hayırla andı ve “şimdi yaşasaydı hangi hayvan yılına girdiğimizi söylecekti”, dedi. “O, eski on iki hayvan yılını ezbere biliyordu. Hatta yorum da yapıyordu. “Bu yıl sıçan yılıdır, ekinler az ürün verecek ve yokluk olacak,” diye açıklamalar yapar, sonra Nevruz’la ilgili ilginç hikâyeler anlatırdı.”

Çinlilerde kullanılan hayvan takvimi belli ki uzun bir süre Türklerde de kullanılmıştı ve bunu halkımız unutmamıştı.

Sarı Recep’ten sonra köyümüzde yirmi yıl muhtarlık yapan Seydo amcanın oğlu Demoş heyecanla atıldı:

Hacı Hüseyin Amca bir hikâye anlatmıştı, hiç unutmuyorum. Güya dağ köylerinde yoksul, iyi yürekli bir adam sabah erkenden uyanmış tarlasına gitmiş. Orada bir de bakmış ki bütün otlar, ağaçlar secde eder gibi yere uzanmış, kafalarını derelere sokmuşlar. Ağaçlar dereden su içiyorlarmış. Adam o an yılın  değiştiğini anlamış… Yaşlılardan duydukları aklına gelmiş. O saatte, o dakikada o olaya şahit olanlar ne dilerlerse dilesinler yerine gelirmiş. Adamın yanında küreğinden başka bir şeyi yokmuş. Onu suya daldırmış ve “altın ol,” demiş, kürek o dakika altın olmuş. Adamın o altın küreği satıp zengin olduğunu söylüyorlardı.”

Demoş’un ardından herkes sıra ile bir başka hikâye anlattı. Her hikâyede ayrı bir tat, ayrı bir öğreticilik vardı. Hikâyelere göre yılın dönüştüğü anı gören bir insan eğer iyi yürekli, kötülüğe bulaşmamış biri ise mutlaka olağandışı anlara şahit olabilirmiş. İyi insan olmayı bundan daha iyi teşvik eden eğitim ne olabilirdi ki?

Gözlerimle köyün içinde Çağlar’ı aradım. Uzakta durmuş gençlerle sohbet ediyordu. Kızım da sessizce bizi dinliyordu.

ıııı.jpg

Köyün en konuşkan adamlarından Hasan ile Asker yanıma geldiler, babam onları çok severdi. Onların evlenmesine, ellerinin iş tutmasına babam yardım etmişti. Burada herkes birbirine yardım eder, bir aile kurmasına, engelleri aşmasına katkıda bulunurdu. Onlar da hararetle bayramımı kutladılar, oğlumu sordular, niye köye daha gelmediğimi öğrenmek istediler. Sonra babamı andılar, onunla ilgili anılarını benimle paylaştılar, beni duygulandırdılar.

Meydandaki bayramlaşma sona ermiş, artık herkes ailesini almış bir yerlere gidiyordu. Sıra şimdi evdeki hasta ve yaşlılardaydı. Onların da elleri öpülecek, hayır duaları alınacak ve geçmiştekiler hatırlanarak onlara rahmetler okunacaktı. Burada geçmişle gelecek içiçeydi ve bu şefkat fırtınası insanı yalnızlaştırmaya izin vermiyordu.

Çağlar yanımıza gelince birlikte  mezarlığa doğru yürüdük. Yollar hâlâ kalabalıktı. Evlerinin önüne çıkmış kadınlar, yaşlı adamlar, yoldan geçen çocuklara fındık, fıstık, şeker veriyorlardı. Çocuklar da onların bayramlarını kutluyor, ellerini öptürüyorlardı. Her birinin önünden geçtikçe durup kısaca sohbet ediyor, bayramlaşıyorduk. Hepsi hasretle bana sarılıyor, kızıma “maşallah” deyip yüzünden öpüyorlardı. Babamın, annemin yakın arkadaşları olanlar ise onları hatırlayıp ağlıyorlardı. En çok Himmet Amca duygulandırdı beni. Babamın gençlik arkadaşıydı. Beni görür görmez o yaşına rağmen koşaradım yanıma geldi. Sıkıca sarıldı, başını omzuma koyup ağladı.

“Benim arkadaşım ne çabuk terketti bizleri! Ben ondan sadece bir yaş  küçüktüm!” dedi.

Gözlerim doldu. Son zamanlar nedense çok duygusallaşmıştım. Gözüme değen her şey bende geçmişle ilgili bir olayı veya kişiyi çağrıştırıyor, beni hüzünlendiriyordu.

Kızım bütün bu olup bitenleri dikkat ve merakla izliyordu. Köyün insanlarının birbirleriyle ve bizimle bu kadar yakın duygular ve ilişikler içinde olmaları, birbirlerine sevgi ile bağlanmaları şaşırtmıştı onu.

koçb

Mezarlık da artık eski mezarlık değildi. Ortadan bir yol açılmış, etrafına taştan duvar çekilmiş ve her yere gölgeli, topaç karaağaçlar, çamlar dikilmişti. Ölenlerimiz serin gölgelerin altında sessizce uyuyorlardı. Girişteki çeşmede hepimiz ellerimizi, yüzümüzü yıkadık. Anne babalarımızın huzuruna temiz, arınmış çıkmalıydık. İlk girişte gözüm dedemiz Hacı Ahmed’in koç başlı mezar taşını aradı. Burada iki tane taştan koç vardı, biri dedemindi. Yiğit ve mert insanların bu tür mezar taşları olurmuş. Üzerinde yazı, tarih bulunmazdı. Oralarda yaşayanlar bu mezar taşlarının kime ait olduğunu bilirlerdi. Sefer, iki koç başının da müze müdürü tarafından Kars Müzesi’ne götürüldüğünü söyledi. İçimden bir parça kopmuş gibi içim cız etti. Babamla buraya her gelişimizde koç başını okşar, dedeme dualar okur, onu hayalimde canlandırmaya çalışırdım. Uzun, ince boylu biriymiş. Çenesinde bir tutam sakalı varmış. Sesi çok gürmüş. Bağırdığında sesini öbür köylerde duyarlarmış. Atlar için deli olurmuş.(Belki de kızımdaki at merakı bu uzak dedesinin genlerinden geçmişti)  Güzel bir at Tebriz’de de olsa gider getirirmiş. Hatta bir defasında eline meşhur Karabağ atı bile geçmiş. Ama çok geçmeden atın ününü ve değerini öğrenen hırsızlar onu çalmışlar. Ölene kadar hep o simsiyah, parlak ve uzun yeleli attan söz eder, hayıflanır ve hırsızlara ağız dolusu küfredermiş.

Babamla annemin mezarları uç taraftaydı. Oraya yaklaştıkça heyecanlanıyor, onlarla gerçekten de  görüşeceğimi sanıyordum. Kızım merakla etraftaki mezar taşlarına ve üstlerine yazılmış yazılara bakıyordu. Mezar taşlarına herkes gönlünden geçeni yazmıştı. Kimi, “yazık oldu, genç öldü,” kimi de “Sana doyamadık” gibi duygusal sözler kazıtmışlardı taşlara. Bir iki mezar taşında  resim de  vardı.

Ben babamla annemin mezar taşlarına şiir yazdırmıştım. Hasret, hüzün dolu şiirlerdi bunlar. Onları kendim tekrar okumaya bile dayanamıyordum.

Mezarların başına gelince ellerimizi açıp dualar okuduk. Sonra bir elimi babamın, bir elimle de annemin mezar taşından tutarak sessizce ağladım. Ben göz yaşlarımı akıtırken kızım  Ağrı Dağı’na bakıyordu. Ya bendeki bu hasret duygularını anlamıyordu. Ya da içinden ağlıyordu, kim bilir!

O annemle babamı pek o kadar sık görmemiş, onların sıcaklığını hissetmememişti. O ne yazık ki başka diyarların çocuğuydu. Mayası bu köyde, onların yanında yoğrulmamıştı. Türkiye’dekilerin dedikleri gibi o bir “Almancı”ydı.

Ben bunları düşünürken Çağlar’la kardeşim Sefer mezarların üzerindeki yabani otları temizliyorlardı. Sonra mezarların toprağını beraberce elleriyle düzelttiler. Benim gözlerimden damlalar dökülünce Sefer benim gözyaşlarıma dayanamadı, yanımızdan uzaklaşıp bizi uzaktan izlemeye başladı.

55468461_386448921908758_9143852392406581248_n

Çok geçmeden mezarlık kadın ve çocuk sesleriyle doldu. Herkesin elinde bir tepsi vardı ve o tepsilerdeki şekerleri çocuklara dağıtıyor, helva ve diğer tatlıları da mezarların üzerlerine bırakıyorlardı. Ölenlerin hayrına kurt, kuş, börtü, böcek gelip onlarla, karınlarını doyuracaklardı.

Mezarlıktan çıktık. Oraya yakın bir tarlamız vardı. Adı zaten “mezarlığın üstü”ydü. Babam en çok o tarlaya emek vermişti. Onu en çok burada uğraş verirken hatırlıyordum. O, tarlanın dört bir tarafına kavak ağaçları dikmiş, bir bölümünü ise şeftali, erik, kaysı ağaçları ile donatmıştı. O tarlada çok güzel hatıralarım vardı.

Tarla biraz bakımsız görünüyordu. Bir kısmı ekilmemiş, kupkuru duruyordu. Bahçe  tarafında ise ağaçların bir kısmı kesilmiş, kalanları ise budanmamıştı. Yüzümdeki ifadeden Sefer üzüldüğümü anladı ve bakımsızlık için bir sürü bahaneler uydurmaya başladı. Yok mısır daha sonra ekilecekmiş de, kesilen ağaçlar yaşlanmış, meyve vermiyormuş da, daha ağaç budama mevsimi değilmiş de… Hiç bir sözü beni tatmin etmemişti. Onları geride bırakarak en baştaki karaağaca doğru yürüdüm. Bu ağacı daha küçücük fidanken babam başka köyden getirmişti ve beraber dikmiştik. Annem bu ağacın dikilmesine önce itiraz etmişti.

“Meyve vermeyen ağacı ne yapacaksın”? 

Babam gülmüştü.

“Hanım, ağaç meyve vermez olur mu?”

Annem bön bön bakınca da açıklamıştı:

“Bu ağacın da meyvesi gölgesidir. Bu büyüdükçe başı bir bulut gibi büyüyecek ve genişleyecektir. Sonra buradan geçenler, çok sıcak olduğunda koşarak bunun gölgesine sığınacaklar. Kuşlar da bütün akrabalarını toplayıp hepsi bir arada bu ağacın kocaman dallarına tüneyecek ve birbirleriyle sohbet edecekler…Cik cik cik cik…”

Annem babamın bu hoş anlatışına sesini çıkarmamış ve sessizce bize yardım etmişti. O da aslında babam gibi tabiata aşık biriydi. Buğday, mısır toplanıp da ambarlara yığılınca torbaların dibinde kalanları ağaçların altına  serper ve “Bunlar da kuşların hakkıdır,” derdi. O kuşlar şimdi annemi arıyorlar mı acaba?

54258120_2076433039118746_3223721084222177280_n

Ağacın yanına varınca kafamı kaldırıp tepesine baktım. Gerçekten de ağaç koskocaman olmuştu. Babamın abartılı deyimiyle ağacın dalları göklere değiyordu. Gölgesinde en az yirmi kişi serinlerdi. Hele kuşlar, bütün sülalelerini misafir olarak davet edebilirlerdi, herkese yer vardı burada. Babam bizlere hazırladığı gibi yabancı insanlara da, kuşlara da yer, yuva hazırlamıştı.

Yanına vardım, ellerimle ağacın kalın gövdesini okşadım. Sefer, Çağlar meraklı bakışlarla beni izliyorlardı. Onlar olmasa uzun zamandır birbirini görmeyen iki tanıdık gibi ağaca sarılacak, onunla sohbet edecektim. Çünkü o ağacın üzerinde, kökünde, dalında babamın, annemin el izleri, emekleri, alın terleri vardı. Ama yanımdakilerden utandım. Sadece gövdesini okşadım. Onu okşadıkça babamın o gür ve buyurgan sesini duydum. Adeta bana “Hoşgeldin kaçak oğlum, hoşgeldin,” diyordu.

Tarla komşularımızın daha sonbahardan ektikleri buğdayları şimdi bir karış kadar yükselmişlerdi. Kimi ise sağ taraftaki Hacı Rıza’nın tarlası gibi yeni sürülmüş ve ekim için bekliyordu. Yeni sürülmüş simsiyah taze topraktan buharlar yükseliyordu göklere. Bir kaç gün sonra o toprakların kucağına türküler söylenerek, bol ürün ümitleriyle tohumlar saçılacaktı. O güzel, temiz türküleri, dilekleri dinleyen cömert ana toprak da bol bol ürün verecek, insanları sevindirecekti.

Çağlar, kızıma eliyle Hacı Rıza’nın tarlasını gösterdi:

“Buharı görüyor musun?”

Sebiha, Çağlar’ın gösterdiği tarlaya baktı.

“Toprak uyanıyor,” dedi Çağlar ve ekledi. “Bahar gelince cemre önce göğe, sonra suya ve ardından da toprağa iner. Cemre indikçe sırayla gök de, su da, toprak da kış uykusundan uyanır. Bir kaç gün geçtikten sonra buralar renk renk çiçek ve gülle dolacak. Geliriz etrafı koklarsın.”

Kızım küçüktü daha ama kuzeninden baharı, toprağı, suyu öğreniyordu. O da nevruzun getirdiği baharla tanışmıştı.

54521638_924849224573412_1435117675045978112_n

Orhan ARAS

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: