Hikâyesi Olan Güzelleşir

Münevver Saral ‘Dava-Kıran’ ve ‘Örgütlü Ölüler’ romanlarından sonra ilk hikâye kitabını çıkaran Mustafa Everdi ile ‘Kılçıklı Hikâyeler’  üzerine söyleşti. 

‘Kılçıklı Hikâyeler’ hayli ilgi çekici bir ad. Dilinizin kılçıklı olduğunu düşünüyor musunuz gerçekten?

Kılçıklı hikâyeler derken, hayat sürekli kılçıklı zaten. İnsan sürekli kılçık ayıklayıp devam eder yolculuğuna. İnsanlara hiçbir atığı olmayan gıda üretilse yine bir miktar posa meydana gelir. Dilimin kılçıklı olduğunu düşünmüyorum. Hayatın kılçıklı olduğunu söylüyorum. Bu hem olumlu, şenlikli gibi. Hem olumsuz, ağzımızın tadını bozan sorunlar gibi. Ömrümüzün boşa geçtiği gibi. Gereksiz yüklerle yorulduğumuz gibi.

Gereksiz yüklerden yazarak kurtulduğunuzu düşündünüz mü hiç?

Dünya insanın önüne hangi imkânları sererse sersin huzur bulamamış ruhlar var. Onlardan biriyim herhalde. Erkek egemenliği dâhil hiçbir tür egemenlikten payını almayan, çocuksu ve o hep gereğinden fazla ağırbaşlı, arafta ömür süren biri olarak yazıyla uğraşırken dünyayı unuturum belki diye düşündüm. Hayata tahammül etmek mümkün hâle gelir. Sonra insanlara hikâyesi olabilir diye bakınca, birden değer ve önem kazanıyor gözümde. Böylece içimdeki insanları saya saya bitiremiyorum. En düşkün, günahkâr, bayağı olan biri bile gözümde hikâyesi olabilecek güzel insana dönüşüyor birden. Okuyucu da farkına varacak bunun.

Bu yüzden mi ‘Kılçıklı Hikâyeler’in Saffet’ini halden hale düşürüyor ve sonunda yine temize çıkarıyorsunuz?

Evet. Saffet, dibin de dibi varmış dedirten bir durumdaki insanımız. Para yok, iş yok, temizliğe giden karısının eline bakıyor bir yerde. Zorla oruca başlayınca başına gelenlerden sonra kırklanmış gibi arınıyor. Her insanın eşref saati ve belaların akrabaları ile geldiği saatler vardır. Her olumsuzluğu yaşadıktan sonra dönecek bir evi, temizlikte titiz bir karısı ve içecek çorbası varsa mutluluk, şenlikli hayat bu diye düşünüyorum. Hikâye de burada gösteriyor gücünü. Yaşama sevincinin farkına vardırıyor. En kültürsüz sanılan insanın bile hayata bakışında bir felsefesi olduğu dikkatlere sunuluyor.

Ve yine ‘Abdest Lekesi’ adlı hikâyenizde yeni damadın elini yüzünü islerle beziyorsunuz.

O hikâyede halden hale geçiyor damadımız. Rezil olacağını, inandığı bütün değerleri çiğnemeye zorlanacağını düşünerek azap çekiyor garibim. Neyse ki kurtuluyor, güzel yengemizin lütfuyla. Ancak nefsine yenilmenin bir işareti olması lazım. İs onun imgesi. Orada bile toplumun hoşgörüsü, anlayışı hatta erkek egemen anlayışın kahraman göreceği bir ima sezdiriliyor okuyucuya. Köy yerinde ya o işi başaramasa damat korkusu vardır her zaman. Bundan emin olmanın alameti yansımalı topluma. Bazen felaket sandığımız toplumun hayran olacağı bir meziyet. Yoksunluklar sıkıntı elbette. Ancak toplumsal bir onaylama, doğal bulma yolu da bulunur. Hayat şenlikli ama insanlar onu tabuya dönüştürür. İşkenceye tabi kılar gençliği. Yaşlıların intikamı böyle alınır belki. Belki muhafazakâr ahlâk kendini iğneli fıçıya sokmakla dindar olduğunu sanıyordur.

Sonra yine ‘Kılkuyruk’ var, şarap alabilmek için caminin yardım sandığından para yürüten. 

O hikâyede bir topluluğa kabul edilmenin ritüelleri var. Camiye insanlar içinde yaşadıkları topluma uyum sağlamak için de giderler. Her uyumun bir karışıklığı, bireysel de olsa bir kaosu çıkması lazım. Şarap parasını camiye toplanan paradan edinmek o kılkuyruk için bir imtihan. Cesaret gösterisi. Hiçbir kahraman duyguları zikzak çizmeden ulaşamaz zafere. O zafer kimileri için Fatih‘in İstanbul’a girişi gibi azametli, kimileri için ahlaksızlığın zirvesi, eylemlerin en adisi. Hikâye bunu doğal bir eyleme dönüştürmez. Karakteri anlamamızı sağlar. En soysuz eylemde bile kendisi için soylu bir amaç olduğunu sezdirir. Yoksa yeni dahil olduğu topluluk onu kabul etmeyecek, dışlayacak. Hiç kimse toplumsal tecride katlanamaz. Katlansa bile dayanamaz. Sosyallik başkalarına katlanmaktır. İnanmadığın davranışları göstermek zorunda kalmandır.

mmmm

‘Mıh Gibi’ Hikâyenizin kahramanı başkalarına katlanamadığı için mi düğmelere bastıkça bütün sosyal kurumları yerle bir etmektedir?

İnsan değil kurumlar önem kazanıyor bugün. Kurumlar yaşasın diye insanlar ihmal ediliyor. Gazi olunca, üstelik kafasındaki çivi beynini sulandırınca; şirazesinden çıkmış  karakter. Belki hayal düğmesi onlar. Belki gerçekten var. Okuyucuya göre değişir. Yüksek idealler  bireysel trajedilerde gerçek yerine ve değerine ulaşır. Yalnız bırakılan, kaderine terkedilen, hakkını koruyamayan insanlar nereye başvurabilir? Bu işlevini yerine getirmeyen kurumlar gerçek veya o gazinin zihninde yıkılsın n’olur ki? İma metafordur. Metafor kelime anlamının ötesinde algılar oluşturabilir.

Bu bağlamda ‘Sitem’ e Vardı Evimiz’ adlı hikayenizin ‘Şevki ve Sabriye’ sinden de söz eder misiniz biraz? Müstakil bir evde yaşamaktansa apartmanda yaşamak da ister istemez başkalarına katlanmaktır.

O hikâyede kadın gözünden ‘ev’ ve ‘mekân’ için katlandığımız meşakkatlere bakıyorum. Değişimin kimi insanları silindir gibi ezdiğini anlattım. Değişim düğmeye basınca ısınan sular, nezih çevre, iyi yaşama, daha iyi koşullarda çocuklarımıza bir gelecek hazırlamak vaadediyor. Bunu denetleyecek belediye, müteahhit, bankalar, merkezi yönetimler üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeyince sürprizler her zaman halkın aleyhine çalışıyor. Daireye yerleşince kat mülkiyetinden kaynaklanan hakkınızla başkalarına katlanmak, tanımadığınız insanlarla birlikte yaşamak zorundasınız. Hikâye bugünden çok, geçmişten gelen apartman maceramıza dokunuyor bir nebzecik.

Hikâyelerinizde karakter çeşitliliği var. Her kesimden, her yaştan insanlar…

Son dönemde hikâyeler hep aynı karakteri anlatıyor. Yazarların kendini. Bunalımlarını, derinliklerini, duyuşlarını. Tek yönlü bir anlatı türüne dönecek hikâye. Oysa ben karakter oluşturmanın, olaylarla karakteri hayata bağlamanın önemli olduğunu göstermek istiyorum. Bu nedenle yaşlılar, kadın-erkek, çocuklar, ideolojik fanatikler, dindarlar hatta gelecekte algoritmaya dayanan robotik insanlar resmi geçit yapıyor kitabımda. Okuyucular kurgusal gerçekliğe iştirak ediyorsa, karaktere acıyor, kızıyor, gülüyorsa amacıma ulaştım sayarım kendimi. Yaşadığım zamana ve çağdaşlarıma hikaye anlatmak istiyorum. Her yazar zamanına konuşur. Kalıcı olup olmayacağı daha sonraki nesillere seslenme gücü ile çıkar ortaya.

Hikâyelerinizin en görünür izleği mizah. Romanlarınız da mizahi bir dilden uzak değil.  Mizahı sizin için vazgeçilmez kılan nedir?

Mizah ciddi bir iştir. Üstelik güçlünün zırhını delen bir silahtır. Misvak dergisinin yaptığı gibi ilkesiz, seviyesiz mizahla muhalefete karşı iktidarın yanından yapılınca itici hale bile gelebilir. Ben hikâyelerimde mizaha hayatın şenlikli yanını da göstermek için başvuruyorum

‘Kılçıklı Hikâyeler’ ‘Babanız Yine Âşık’ adlı hikâyeyle başlıyor. Aşk konusu daha çok romanın vazgeçilmezidir diye düşünürüz hep okuyucu olarak. Hikâyelerinizde aşkı mutlak sözü edilmesi gerekenlerden mi sayarsınız?

Yaşlılık istenmeyene dönüştü zamanımızda. Kapitalizm her şeyi gençleştiriyor. Yaşlılar bile genç olmak istiyor. Ben inadına, yaşlılığı tercih hakkı bulunan bir dönem varsayıyorum. O yüzden yaşlılar, dedeler, babalar âşık oluyor. Çünkü hiçbir insan kendi güçsüzlüğü gibi, gitgide varlığını yok sayan bir hayata dayanamaz. Sokağın insafsızlığına, genel anlayışın korunma içgüdüsüne çözüm olarak aşka, yoksulluğa, duyarlığa yapılan vurgu artıyor ister istemez. İnsanların kendilerine verdiği değer, sevme gücüne, aşık olma potansiyeline göre yükselir veya düşer. Aşk ulaşılamayan demektir. Gençler için aşk her an, her yerde, her şeyde mümkün. “Aşkım” genel bir hitap tarzı oldu. Yaşlılar içinse ulaşılmayan, toplumsal bir tabu. Her dönemde geçerli bir tema aşk. Bu nedenle anlatmaya değen bir konu. Kılçık da buralarda zaten.

Yaşlılar, dedeler, babalar âşık oluyor dediniz. Oysa ‘İs Kokusu’ adlı hikâyenizde dul bir anne var. Mürüvvetini sürememiş Mürüvvet Hanımın hikâyesi.

Öyle bir devre geldik ki herkes genç olmak istiyor. Kapitalizm gençler üzerine, onların tüketim kodlarına göre düzenlemiş kendini. Yaşlılar bir elbiseyi on yıl giyerler. Gençler öyle mi ya? Onlara her mevsim yeni bir sezon başlar. Yaşlıların âşık olması, sevmesi, yeniden evlenmesi, hele bir de çocukları varsa mesele her zaman. Skandal olur, trajedi, facia… Bu nedenle hikâyelerimde yaşlılara sevme, evlenme hakkı tanıyorum, toplum buna yan baksa da. Bu gerilim sürekli yaşanıyor çevremizde. Bu, toplumsal gözlemlerden çıkardığım bir sonuç aslında. Türkiye’de mahrem ilişkiler toplumca bilinir, her gün şahit oluruz. Rus kadınları, Suriyeli genç kızlarla evlenmeler ve benzeri. Freud, bastırılan her şey zamanı gelince gün yüzüne çıkar der. Ben ayrım yapmadan yaşlı erkek ve kadınların karşılaştığı meseleye yoğunlaştım. Benimki kişisel olarak andropoz belki ama gerçekten böyle çok hikâye var. Anlatılmaya değen. Çünkü bir ömür sorumluluklardan kendi olmaya fırsat bulamayanlar eli boş, gönlü hoş dönemlerde farkına varabiliyor yüreğindeki açlığın. Sevgi yoksunluğunu hissediyor çevresi boşaldıkça. Mürüvvet hanım veya diğer erkek karakterler bundan bağımsız değiller.

“Benimki kişisel olarak andropoz belki ama gerçekten böyle çok hikâye var.” diyorsunuz. Okuyucularınızdan bu yönde tepki aldığınız oluyor mu?

Almaz mıyım? Bunları yazarken ne andropozluğum kalıyor, ne azgın tekeliğim. Ne tesettürlü erotikliğim. Olsun diyorum. Kendini yıkamayan anlatmayı ilaç sayamaz. Yazarla karakteri ayıramama sorunu benim de başımda.  Bunları göze almadan bir cümle yazamaz insan. Hele benim gibi oğul-kız-torun yönünden zenginsen. İlla ki birileri alınır. Kurgu bu kurgu diyorum. Gerçek olması gerekmez. Kurgusal gerçekliğin kıvamı tutmuş mu ona bakmalı.

Öyleyse bunu başarınızın bir göstergesi sayabiliriz. Karakterlerinizin hayatın ta içinden geldiğinin ve anlatımınızın canlılığının göstergesi.

O okuyucunun kararı. Her yazar şaheser bir eserde bile güvensizlik duyar. Bunun için yankı gelmesini, okuyucu tepkilerinin kendisine ulaşmasını ister. Ben Facebook sayesinde anlık olarak da okuyucunun tepkisini görebilen bir yazarım. Hatta bana vurmak serbest diyorum. Toz uçar yünü kalır. Hallaç bir yanım da var. Eleştiriyi önemsiyorum. 

Kendinize yöneltilen eleştiriyi önemsediğiniz gibi eleştiriyorsunuz da. ‘Köprüler Kurdum Gelip Geçmeye’ adlı hikâyenizde pek çok isim eleştiriden nasibini alıyor.

O hikâye siyasi hiciv örneği. Edebiyatın, sanatın, hikâyenin işlevine yeni anlamlar katıyor. Çok farklı ve sürekli yapmak istediğim bir hikâye tarzı. Ancak çevremde hazımsızlıklar, düşmanlıklar, tecrit eden bir yok sayma da görüyorum. Türkiye’de bir lobiye, iktidara dayanmazsanız işiniz zor. Ben bağımsızlığımı korumak için de o hikâyedeki yaklaşımın önemli olduğunu biliyorum. Teşvik ve destek yerine insanı suçlu hissettiren bakışlar seziyorum her cenahtan. Üstatlar da eleştirilir ama Türkiye de yapmamak şartıyla. Zaten ben de matah bir yazar değilim. Başkalarına kılçık atarak nereye kadar gidebilirim ki? Bir yere de varamıyorum zaten.

Kitabınızın kapağındaki 06 okuyucuyu hikâyelerin Ankara’da geçtiği kanısına vardırıyor. Ankara’nın yazın dünyanızdaki ya da hikâyelerinizdeki yeri neresidir?

İnsan yaşadığı yerle başlar hayata. Oradan toplar hikâyelerini. 40 seneden beri Ankara’dayım. Hikâyelerimde iyi bildiğim Ankara’nın mekân olması o kadar doğal ki. Daha önceki romanlarımda da mekân hep Ankara’dır. Bahtımız kara olsa da belki hikâyeler arındırır, temizler, aydınlığa ulaştırır diye bir umut vardır. Ankara kimilerine kılçıksız balıktır. Ben Ankara’nın kılçıklarına talim edenlerle bir aradayım. Ankara beklentiler şehridir. Bu nedenle cılız olsa da cansız değildir. Her an sürprizler sunan dinamik bir edebiyat halesine sahiptir Ankara.

mööö

Kapaktaki minare de dikkat çekici. Hemen her hikâyenizde yolu camiden geçiyor kahramanınızın. Cami özellikle tercih ettiğiniz bir mekân mı hikâyelerinizde? ‘Rus Ruleti’ adlı hikâyenizde Dostoyevski bile camiye yöneltiyor sizi.

Dindarlar edebiyata iki şekilde yansımış bugüne kadar. Ya yobaz, kaba-saba, duyarsız ve ruhsuz. Ya da gökteki yıldızlar gibi yüksekte, hayattan uzakta, tebliğ misyonu ile yüklü ideal tipler olarak.

Hikâyelerimde kanlı-canlı, yaşayan, sıkıntılar çeken, seven, ağlayan insanı anlatmaya çalışıyorum. Hatta yatak odasına bile giriyorum bu yüzden. Dindarlar bu coğrafyanın insanı. Ötekileştirmeden, sevimli hayalet Casper kılmadan da anlatılabilir bence. İslam hep tebliğle, cedelle gündeme geldi bugüne kadar. Birilerini doğru yola çağıran, buyuran tipler olarak tanıdık dindarları. Bense ayakları yere basan, hayata yaslanan, dünyada yaşayan gerçek karakterlere dönüştürüyorum onları hikâyelerimde. Gerçek ortada çünkü. Tarafsız bakabilmeyi göze almak gerek. Bu yüzden natürel bir dille anlatıyorum hikâyelerimi. Dindarlığın doğal bir hal olduğunu, acı çektiklerini, gülümsediklerini… Edebiyatımızda böyle yer edebilse dindarlar belki çatışma-gerilim ve toplumsal yarılmalar da kaybolur. Her insan birbirine insan görünür. Böyle bir anlayışa yükselince, karakterlerde psiko-analitik derinliklere de fırsat bulurum belki.

Psiko-analitik hikayelerinize de rastlıyoruz kitapta. Bunlardan biri de ‘Dokunmayın Oruçlu’ adlı hikaye. Oruçlunun psikolojisinden çok toplumun nabzını ölçüyor gibisiniz hikâyede.

17 yıldır iktidarda yüzyıllık bir İslamcılık geçmişimiz var. Buna karşılık dine, dindara yan bakan cumhuriyet tecrübemiz… İdeolojik fanatiklik olmasa yan yana iç içe yaşadığımız insanlarız halbuki. O gerilimden bakınca insan değil asker, hasım, rakip görünenlerin komşumuz akrabamız, arkadaşımız olduğunun farkına varabiliriz. Siyasi göndermelerse, düşmanı cezalandırıyorsa eğer zulüm, adaletsizlik görmezden geliniyor. Önemli bir hikâyedir ‘Dokunmayın Oruçlu’. Son çeyrek yüzyılın, 28 Şubatın, muhafazakâr iktidarın hikâyesi belki de. Devletin her zaman kendisine sadık olduğunun.

‘Yine İlk Buluşma’ adlı öyküde, ilk defa görüşen iki gencin psikolojisini irdeliyorsunuz. Ailelerinden, toplumdan beslenen kabullerini karşı karşıya getiriyorlar. Hatta yarıştırıyorlar.

Görücü usulü evlenmeyi muhafazakâr insanlar bile kabullenemez artık. Gençler buluşmuş, anlaşmış,  evlenmek istiyorlar. Genç kızlarda kültürel donanım çok güçlü. Her kültürel faaliyette kızlar çoğunlukta. Hikâye genç oğlanın kültürel birikim gösterisi ile yürüyor bir yerde. Toplumsal değerlerin en özgür gençlerde bile yoğun yansımasının hikayesi diğer yandan. Ailenin, annenin onaylaması ihtiyacı her adımda seziliyor. Sonuçta kızlar daha realist ve rasyonalist. Erkeklerin ayağı yere basmıyor. Evlenince onların da burnu sürtülecek. Görücü usulünde ihtisas sahibi kadınlar vardı eskiden. Maldan anlayan. Gençler kendi aralarında kafelerde buluşsa da ailenin beklentileri, toplumsal kodlar belirleyici oluyor. Hikâye gençliği anlamak bakımından önemli diye düşündüm. Belki bende yazar durağında beklerken, gençlik sollayıp gitmiştir. Kim bilir. Benden başka anlatan yok ki.

“Şimdi kâğıda iz bırakacak. Kâğıda değil belgeye, vekâletnameye, tarihe belki. Yaşadığına, o olduğuna, hala devlet kayıtlarında ismi bulunduğuna .” ‘Bez Parası’ adlı hikâyenizden bir paragraf. Yaşadığımıza kanıt olarak belgelere bıraktığımız izler gibi, devletlere de bireyler olarak tarihe bıraktığımız izler olarak bakabilir miyiz?

Her insan dünyada iz bırakmak ister. Benim gibi kimileri pasaklı olarak çöplerle iz bırakır. Piknik yerlerine, caddelere bakmak yeter, bunu görmek için. Oysa insanın yeryüzünde bırakacağı en temel iz, kubbede hoş bir sedadır.  Bu nedenle hikâyesi olan iz bırakabilir. Hikâyesi olsa bile yazılan kalıcıdır. Ben o öyküde sevginin, içimizdeki insanları çoğaltmanın, zenginleştirmenin şifresini anlatıyorum.

Devlet kayıtlarında izi olmak başka bir şey bireylerin tarihe bırakacağı hatıranın, devlet olması başka bir şey.  Bireyin önem kazandığı iddia edilse de devletler karşısında toz zerresi kadar değeri yok aslında. Demokrasilerde oy verse bile istatistikte bir sayı nihayetinde. Bu yok sayılmayı bilerek yaşayan her insanın son nefeste dahi güzelliklere hakkı vardır, diye düşünüyorum. Güzel sözlere, davranışa. Hayat zaten zor. O zaman birbirimize güzellik yaparak hayatı ve dünyayı tahammül edilebilir kılmalıyız. Bazen sosyal devlet yüzüyle görünür bu ikramlar. Değil mi ki ülke nüfusu dediğimizde ‘nefes alan insanları’ kastediyoruz.

hhhhhhh

‘Dördüncü Koltuk’ kitapta çok sevdiğim hikâyelerden biri oldu. Belki biraz da çocukluğumun bayram törenlerini gözümde canlandırdığı için. Devleti temsil edenlerin hiyerarşik çatışmasını oldukça mizahi bir dille hikâye ediyorsunuz. Temsil edene yerini bu kadar sert bir şekilde göstermenizin nedenleri nelerdir?

Dördüncü koltuk, bürokrasinin bazen kaprislerle komik hale düştüğünü anlatır. Halkımız bundan eğlence çıkarır. Devlet gücünün üzerindeki baskılarına karşı halkımız; saygıyla eğilir ama sessizce yellenir. Dikkatli gözlem yaparsak böyle durumları çok sık görürüz. Ben de halkın yanında olarak, fırsatı bulunca diplomatik muhalefet hazzını yaşarım sonuna kadar. Bürokrasinin zırhı kalındır ama halkın mizahla delme gücü de vardır. Nasreddin Hoca hikâyelerinin çoğu buna işaret eder. Devletin kompleksi olmaz. Çocukların farklı arkadaşlarına zalimce yüklenen hallerini düşünün. Devlette gördüğü her komplekse karşı halkımız da çocuklar kadar acımasızdır.

Kitapta hikâyeleriniz düz bir çizgide yer almıyor. Birbirine çok yakın hikâyeleriniz olduğu gibi sıra dışı hikâyelere de rast geliyoruz. Bunlardan biri de ‘İnsan Evladı; Zihin İkizi’. Hikâyenizde ucunu açık bıraktığınız sorunun cevabını sizden almak istiyorum. Nedir zaman, bir algı mı yoksa geçmişi ve geleceği olan benlik inşa etme süreci mi?

‘İnsan Evladı; Zihin İkizi’ öyküsünün bilim kurgusal bir yanı var. Bütün ütopya, bilimkurgu yazarları yaşadığı zamandan ve çevresindeki anomaliden beslenir. Söz konusu hikâye gelecekte karşılaşacağımız sentetik ilişkilere dair bir öngörü olduğu kadar bugün dahi aramızda bu türden ilişkilerin var olduğunu gösteren bir kayıt. İnşallah o günler gelmez diyelim ama olmayacağının garantisi yok. Hikâye insanı daha duyarlı olmaya çağırır, her zaman. Yüzeye yansıyanlar derinlerde var olan sorunların alametidir. Bu bakımdan zaman en iyi öğretmendir. Eğer iyi öğrenci olursanız, ibret alır, deneyim biriktirirseniz insan-ı kâmile doğru yükselirsiniz. Yoksa seneler sizden bir şey öğrenir, siz yıllara gün gün eklenmek dışında bir varlık gösteremezsiniz. Yel kayadan ne anlar? Kaya yelden ne dinler? Rüzgârın fısıltısına kulak verirsek o zaman doğanın müziğini işitiriz. İşte o zaman içimizdeki ritmin aslında buna yani hayata katılma isteği olduğunun farkına varabiliriz.

Rüzgârın fısıltısı, ritim derken müzikle ilişkinizden söz eder misiniz?

Müzik hikayelerimde saklanmış bir halde vardır. Heceler, tek kelimelik cümleler veya cümle bittiği halde noktadan sonra devam eden ek cümleler metnin müzikteki perdeleri gibidir.  Perdeleri sesin yüksek veya alçak olmasından sezersiniz. Cümlelerin pesten tize doğru yükselişi de söz konusudur. Zaten iyi bir hikâyede ritim de olmalı. Ben bazen davul-kös sesleriyle alçak perdeleri duyulmaz kılsam da gittikçe cümlelerime akort vermeyi sürdürüyorum. Bu nedenle devrik cümleyi aşk görüyorum, kurallı cümleleri evlilik. En pes ses ile tiz ses arasında mesafe uzadıkça yazarın gücü artar. Bu nedenle bazen James Joyce’ın cümlelerini takip edebilmek için koşmak gerekir. Nefes nefese kalır insan. Joyce’ın zamanındaki gibi okuyucu sabırlı ve heyecanlı değil ama her yazar okuyucusunun koşusunu ayarlayabilir. Ben hem uzun hem hızlı koşturmak istiyorum okuyucuyu. Sonra bir bakıyorum okuyucu benden zeki, kültürlü, genç ve hızlı. Yazarın beni bekleyin diye mola isteme şansı da yok. Bu nedenle hikâyelerim marş düzeninde değil ipek türküler ritmine daha yakın. Oynak havalara katılmayı da çok istiyor. Ne kadar başarırım zaman gösterecek.

Öyleyse zamanla birlikte biz de takipteyiz sizi. Hem Dostoyevski’ nin elinden de bir bardak su içtiniz. Ab-ı hayat olsun size. 

O su, benim hala meseleyi idrak etmekten uzak olduğuma bir imadır. Kafam kalın, sezgiler yüzeysel, adam olamayan bir sanatçı için merhale kat ettiğime inanıyorum. Çünkü çabalıyorum en azından.

Teşekkür ederim bu sorularla beni zorladığınız için.

52581007_2383196151909439_6406829855341543424_n

Münevver SARAL

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: