Nizâmî-i Gencevi

Peren Birsaygılı Mut yazdı…

Şairlikteki esrar perdesi
Yalvaçlığındır o bir gölgesi
Tanrı huzurunda sıra tutmuşlar
İkinci şairler,
İlkin yalvaçlar…
Nizâmî

Gence; Azerbaycan’ın Bakü’den sonra ikinci büyük şehri. Burada, henüz 1923 senesine kadar yıkık-dökük bir halde olan, bir mezar vardı. Ve, o vakitler bu mezarda yatanın kim olduğunu soranların alacağı cevap, bu pek kerametli türbenin kısır kadınların çocuk diledikleri bir “şeyh” e ait olduğuydu!

Oysa, o yıkık-dökük mezarda 800 senedir yatan, ne bir şeyh ne de kerameti kendinden menkul bir zat idi. O yıkık-dökük mezar, Azerbaycan’ın olduğu kadar tüm insanlık aleminin başını yücelten, büyük bir şairin edebi yatağıydı. Ancak, maalesef bunu o vakit bilenlerin sayısı pek azdı. Ve insanların kerametli bir zata ait olduğunu sanarak adeta akın ettikleri mezarın, Hafız’dan, Hafız’dan sonra İran klasiklerinin en büyük üstatlarından sayılan Abdurrahman Cami’ye, Sadi’den, Mevlana’ya veyahut Fuzuli’ye değin tüm Doğu şairlerinin üstadı olan ve başta hiç kuşkusuz Goethe olmak üzere bir çok Batılı şair ve araştırmacının büyük hayranlığına mahzar olmuş, Nizâmî-i Gencevi’ye ait olduğu bilenlerin sayısı maalesef bir elin parmağını geçmiyordu.

İşte 1922 senesinde, bu bir elin parmağını geçmeyecek sayıda olan Gence’li aydınlar harekete geçtiler. Öncelikle, “Nizami Komisyonu” adı altında bir heyet oluşturuldu. Bu heyet, merhum şair ve öğretmen Ahunzade Mirza Muhammed, önemli tarihçi merhum Rafibeyli Cevad ve merhum öğretmen Mir Kazım Bey’in önderliğinde teşekkül ediyordu. Bu kimselerin, kıymetli girişimleri ile şairin kemikleri yıkık-dökük kabrinden çıkarılarak Gence’ye getirildi. Şah Abbas Camiinde, şaire layık bir anma merasimi yapılmasına niyet edildi hatta bunun için, aydınların girişimi ile ahalinin ileri gelenleri kendi aralarında para da toplamaya başladı. Ancak, şairin doğduğu Gence şehrine geri dönmesi kısmet olmadı.

Zira, aydınların bu niyeti, Sovyet İlimler Akademisi tarafından gönderilen bir komiser vasıtasıyla engellenmişti. Şair, tekrar eski kabrine gönderildi ve mezarının tamir edilmesi kararlaştırıldı. Müslüman aydınların girişimleri ile tamir edilen kabrin çevresi kısa bir süre sonra İslam mimarisine uygun şekilde düzenlenip, yeşillendirildi ve başına da Azerbaycan Latin harfleri ile yazılı bir mezar taşı yerleştirildi.

Ne doğum ne de ölüm tarihi işlenmişti mezar taşına… Sadece “NİZÂMΔ yazılmıştı.. Bu üç hecelik ismi, gören gözlere, işiten gönüllere onu hatırlattı. Ansızın hatırımıza düştü. Hatırlamak güzeldi. Zira ne vakit onlardan birini hatırlasak, kim bilir aslında belki de kendimizi hatırlıyor, kendimizi keşfe çıkıyorduk. İşte bu yüzden, hele de her yutkunuşta ağzımıza gelen cehaletin o keskin tadı iken, hatırlamak kim bilir belki de düşsel bir aydınlığa tekabül ediyor ve irtifa kazandırıyordu ruhlarımıza.

O halde, hatırımıza düşen Nizamî-i Gencevi’yi daha fazla tanıyalım, hayatından ve düşüncesinden içeri sızmaya çalışalım.

Şairin Ana Vatanı; Azerbaycan

Nizâmî’nin bu nazmını okursun
Sözünde sen onu hazır bulursun
Cilvesini o senden nasıl saklar
Ki her beytinde anlatır bir esrar
Nizâmî

qsswswdwdw
Azerbaycan-Gence

İbn Haldun’un henüz 14.yy da belirtmiş olduğu gibi, İslam medeniyeti dendiği zaman, sadece Arap milletinin değil İslam dinine girmiş tüm milletlerin beraber meydana getirdiği bir medeniyet tasavvur etmek gerekir. İslam ilim ve irfanı için, Araplarla beraber en az onlar kadar hatta bazı noktalarda onlardan daha fazla çalışmış Türkler ve Farslar vardır. Ve İslam medeniyetinin ilerlemesinde Arapça ile beraber Türkçe ve Farsça’nın da sahip olduğu büyük önemin inkar edilmesi mümkün olamaz. Bu iki dil, özellikle edebiyat alanında, büyük gelişme kaydederek, Doğu İslam medeniyetinin yapıtaşlarını oluşturmuşlardır.

Bu nedenle, Müslüman Doğu denildiği vakit, şairin memleketi Gence’yi de içine alan Azerbaycan da düşünülerek, Yakın Doğu ve Orta Asya’yı kapsayan bölge anlaşılır. Ve pek çok tarihi olayın etkisiyle meydana gelen kaynaşmaların sonucunda, bir çok eski medeniyetin ana vatanı olan bu bölgelerde “Doğu İslam Medeniyeti” olarak adlandırılan yeni bir medeniyet doğmuştur.

Azerbaycan halkı ise Türk kökenli olması nedeniyle, Doğu İslam Medeniyetine hizmet etmiş Türkler arasında sayılabileceği gibi, bir Doğu İslam ülkesi olarak Azerbaycan’ın da ayrı bir önemi vardır. Edebi eser yazımında Türkçe dışında pek tabi olarak sadece Farsça ve Arapça’yı kullanmış olan Azerbaycan düşünürlerinin bir listesini yapmış olan M.A.Terbiyet’in eserinin kısaltılmış baskısı dahi 400 sayfayı geçkindir. Azerbaycan’ın, Doğu İslam Medeniyeti içinde sahip olduğu önemin daha iyi anlaşılması için, bu kimselerden en azından bir kaçını yazımıza almak faydalı olacaktır.

Hicretten sonra 421 senesinde doğmuş olan Tebrizli Hatip, Arap edebiyatının en önemli eserlerini aydınlatmış olması nedeniyle, devrin edipleri arasında çok önemli bir mevki sahibidir.Künyesi Ebu Zekeriya olan bu zatın konuşma dilinin Azerice olduğu hatıraları ile sabittir.

Hicretten sonra 458 senesinde vefat eden, Ebül-Hasan Behmenyar, eserleri pek çok Batı diline çevrilen ve üstadı Ebu Ali Sina’nın felsefesini devam ettiren, büyük Azeri alimlerden birisidir.

Sekizinci yüzyılda yaşamış Bakü’lü Abdal Reşid’e değinmeden olmaz. Bu zat da Azeri olup, devrin coğrafyacıları arasında çok yüksek bir değere sahip bir kimsedir.

Bir başka önemli isim de Fatih Sultan Mehmet’in özel doktorluğunu yapmış olan Şirvanlı Şükrullah’dır. Bu zat Tıp bilimindeki üstün bilgisi dışında, hadis ve tefsir ilimlerinde yazmış olduğu eserler ile de meşhurdur.

Azeri sanatçıların, mimarlık, nakkaşlık, çinicilik gibi güzel sanatlar konusundaki önemine değinmeden de olmaz. Bu kimseler özellikle Bakü’de, Tebriz’de, Nahçıvan ve Erdebil’de her biri birer şaheser olarak adlandırılabilecek önemli eserler meydana getirmişlerdir. Osmanlı sultanları tarafından İstanbul ve Bursa’da meydana getirilen mimari eserlerin bir çoğu da Azeri Türkü sanatçılar tarafından yapılmıştır. Misal, Bursa’daki meşhur Yeşil Cami’nin çinileri Tebriz’li ustaların çalışmasıdır.

Edebiyat alanına gelindiğinde ise, Azerbaycan’ın rolü çok daha büyük bir ölçüdedir. Klasik Türk Edebiyatına, Habibi, Nesimi ve Fuzuli gibi çok büyük simalar kazandırdıkları herkes tarafından bilinir. Öte yandan, Klasik İran Edebiyatı üzerindeki tesirlerinin de görmezden gelinmesi mümkün değildir.

Hulasa, Azerbaycan’ın türlü şehirlerinde İslam ilmi ve sanatının her kolu ile alakalı çok önemli kimseler yetişmiştir.

İşte Nizâmî-i Gencevi de; Arab’ın, Türk’ün veyahut Fars’ın birbirinden yoğrularak oluşturduğu bu büyük medeniyetin en önemli yıldızlarındandır. Kendisinden sonraki büyük şair ve düşünürler üzerinde derin etki bırakmış büyük bir irfan hazinesidir.

Peki kimdir, şimdi karanlığına hapis olduğumuz bugünümüzden 800 sene evvelinde, adeta bulutları hiç görmemiş gibi duran o masmavi gökyüzü altında yaşamış olan; 

Nizâmî-i Gencevi Kimdir?

Dünyanın kendisi bu kadar güzelken
Bekayı cennete bıraktın, neden?

sdsffdfdfNizâmî, “nam-ı müstear” denen takma bir isimdir yani mahlastır. Şairin asıl adı İlyas, lakabı ise Nizammeddin’dir ve aynı dönemde yaşamış olan başka Nizami’lerden ayrılmak için Nizâmî-i Gencevi yani Genceli Nizâmi adı ile zikredilmiştir. Şairin babasının, Müeyyed oğlu Yusuf, annesinin de Azerbaycan Kürtlerinden Gence’de yaşamış bir ailenin kızı olduğu bilinmektedir.

Bulutları adeta hiç görmemiş o masmavi gökyüzü altında yaşamış olan pek çok kimse gibi, Nizâmî’nin de doğum ve ölüm tarihleri net olarak bilinmemekle beraber, bu tarihler ancak tahminlere göre tespit edilmiştir. Şair, henüz çocuk denecek yaşta önce babasını ardından annesini kaybeder. Terbiye ve yetiştirilmesi dayısı Hacı Hasan tarafından gerçekleştirilir. Ancak dayısı da çok yaşamaz. Nizami seneler sonra, meşhur eseri Leyla ile Mecnun’un mukaddime kısmında, babası ve annesinden sonra dayısını da kaybetmiş olduğundan büyük üzüntüyle bahsedecektir. Velhasıl o da, tıpkı Hz Muhammed (sav) gibi, insanlık aleminin bir dürr-i yetimidir artık.

Üç defa evlenmiştir. Ancak bu evliliklerin hiç biri aynı zamanda olmaz, eşinin vefatının üzerinden bir süre geçtikten sonra, bir başka hanımı eş olarak alır. Büyük şair, evlilik bahsinde tek eşlilik taraftarıdır.Hatta bir beytinde bunu bir fazilet olarak belirtir ve “kendine uyan bir eş sana yeter, çok dostlu olan dostsuz kalır” sözleri ile bu düşüncesini dile getirir.

Şairin küçük yaşta uğradığı felakete rağmen yüksek tahsil görmüş olduğu, eserlerinden ve çağdaşlarınca “hâkim” sıfatı ile anılmış olmasından anlaşılmaktadır. Ayrıca, özellikle “İskendername” adlı meşhur eserinde , kendine has bir nazım dili ile, Yunan filozoflarını söyletmesi, bize şairin İslam ilimleri dışında,Yunan felsefesine de tamamıyla hakim olduğunu gösterir.

Nizâmî’nin İslami bilgilerdeki derinliğinin ispatı, Kuran, Hadis veyahut Siyeri Nebi’den yapmış olduğu alıntılar ve bunları yorulmayışındaki eşsiz maharetinde gizlidir. Burada üzerinde asıl önemle durulması gereken nokta, şairin bu alanda gösterdiği itidali, fikir sahnesinde de göstermiş olmasıdır. Mutasavvuf sıfatı ile pek ala sufiliğe de yabancı olmayan şairin isyanı , dünyanın terkini isteyen dervişliğe yönelmiş, o yaşamı boyunca her türlü düşkünlükten kaçınmakla beraber hayatı sevmiş ve güzel yaşamayı tercih etmiştir. Zira, hayatın geçici olduğundan daima söz etmekle beraber, alemin elem ve keder için değil neşe ve sevinç için yaratıldığına kanidir.

Biliriz ki; O zaman ki şartlar dahilinde şairler şöhretlerini, devrin hükümdarları ile olan münasebetlerine ve onlardan gelecek bahşişlere borçludurlar. Ancak, sanatının tüm imkanlarını bir takım dalkavukluklara sarf etmek zorunda kalan bir şair düşününüz ki, eserin içeriğinden ziyade şekle önem vermeye mecbur olmaktadır. O nedenle eserlerin çoğu kaside türünde yazılmıştır.

Yüz çevirdim insanların mihrinden
Benliğimi buldum kendi kendimden

Nizâmî’yi bu hususta farklı kılan, onun mizacındaki hürriyet ideali sayesinde, kendini sarayın yıpratıcı tesirinden kurtararak, edebiyata ihtiyaç duyduğu muhtevayı verebilmiş olmasıdır. Bu nedenle, şiirde büyük bir ıslah hareketinin önderi olduğunu da söylemek doğru olacaktır. Zira, o sarayın ferdi zevklerine göre değil, yaşamı boyunca İslam topluluğunun sosyal ve düşünsel ihtiyaçlarına göre yazmayı tercih etmiştir.

Nizâmi’de Din Telakkisi ve Sosyal İdeal

Başkasına faydalı iş yapmaya
Mum gibi hazır olalım yanmaya

cdscdscsdvsdvs

Şairin döneminde İslam alemi, bir yandan Alevilik-Sünnilik diğer yandan da Şeriatçılık-Sufilik gibi fikir tartışmaları içinde çalkalanıp duruyordu. Nizâmî, Allah’a inanmış, Peygambere bağlanmış sadık bir Müslüman idi. Onun ahlakı, İslam alemini parçalamaya yönelik mezhep kavgalarının üzerinde, taassup ve tahammülsüzlükten uzak bir ahlak anlayışı idi. Ve, bir yandan Ali sevgisiyle doluyken, diğer yandan Ömer aşkıyla tutuşuyor, Peygamber’in ayak izlerinin peşinde divane gibi dolanıyordu.

Din telakkisi, merasimcilikten ibaret, cansız bir dindarlık değildir. Allah ile olan münasebette, samimiyet ve dürüstlüğü esas tutan şaire göre Allah-severlik, kendinden geçmeye tekabül eder. Bu nedenle, ona göre bencillik ve iman asla bir araya gelemeyecek şeylerdir ve eserlerinde sıkça buna vurgu yapar.

Nizâmî’nin, büyük bir aşk ile kölesi olduğu bu kuvvet ise birdir ve hiçbir surette ikilik kabul etmez. Şairin, yaratılışta tasavvur ettiği bu birlik, onu tek hakikat sistemine götürmektedir. Alemin tek bir Yaradan tarafından yaratıldığına kanidir; “İyi ise de” der ve şöyle devam eder;

“İyi ise de, kötü ise de, yapılışı ondandır.”

Bu nedenle, şairin şiddetli bir “muvahhit” olduğunu söylemek gerekir. O, şiirlerinde, Mecusi efsanelerinden bir hayli faydalanmış olmasına rağmen, Zerdüştlükteki iki Allah fikrini katiyetle kökünden kesip atar. Ateşperestliğin amansız düşmanıdır. Ve iyilik Allah’ı (Hörmüzd) ile kötülük Allah’ı (Ehrimen) arasındaki ikiliği yani düalizmi şiddetle reddeder.

Nizâmî, yaratılışta tasavvur ettiği bu birliği, sosyal ideal tasavvurunda da sürdürür. Bu nedenle meşhur eseri İskendername’de, İskender’i sadece bir imparator olarak değil aynı zamanda tek Allah inanışını yaymaya çalışan büyük bir aşık olarak da tasvir eder.

Tevhid ile şekillenen Nizâmî’ce fikirler, birey-cemiyet veyahut milletler-milletler arası münasebetlerde de, kendini göstermiştir. Daha önce de vurgulamış olduğumuz gibi, dünyadan el etek çektiren pasif bir derviş anlayışını şiddetle reddeden Nizâmî, bireyin cemiyete çalıştığı sürece şerefini muhafaza edeceği fikrine kuvvetle bağlıdır. Ona göre sosyal hayatın gelişmesi, ancak yardımlaşma ve karşılıklı güven sayesinde mümkün olabilir. Bu nedenle şair; “pınar suyunu yalnız içmemeyi” tavsiye eder ve şöyle devam eder;

“Çünkü yalnız içenin yüzü deniz suyu gibi tuzlu olur”

Ona göre, bir kimse insanlara karışır ve etrafına faydalı olursa, hem bu dünyada hem de ahrette mutlu olur. Sadece kendi menfaatlerini düşünüp, daima eğlenceyi düşünen kimseleri insan yerine dahi koymaz. “Eşek gibi gözü daima yemde olan insandan, köpek daha şereflidir.” dedikten sonra sözlerine şu şekilde devam eder;

“Çalış ki, halkın işine gelsin; Ta ki hizmetinle dünyayı süslemiş olasın”

Şiirde Saklı Cevher ve Büyük Bir Âlim

Tab’ım kadın değildir, ateşi kendindendir
Bakir iken doğurur, Meryem ayarındadır

Nizâmî’nin şiiri de, din telakkisi ve sosyal hayat anlayışı gibi, İslam alemini parçalamaya yönelik mezhep kavgalarının üzerinde, taassup ve tahammülsüzlükten uzak bir anlayışa sahip idi. NizâmîFarsça yazar ancak şiirinin ruhunda örneğin Firdevsi de görülen Farslık taassubunun hiç etkisi olmamakla beraber, hamselerinde de Şehname’deki gibi halis Farsça yazma gayreti yoktur. Onun maksadı Acemi diriltmek ve o eski debdebeyi yeniden canlandırmak değil, İslam kültürünü candan benimsemiş tüm insanlığa hitap etmektir. Bu nedenle eski arkaik Fars dilinden ziyade, devrinin okur yazar kesimleri için daha canlı olan bir dil kullanmayı tercih etmiştir. Eserlerinde Türkçe ve Arapça kelimeler de kullanır. Velhasıl, dil konusunda herhangi bir milli taassup göstermemiştir ve maksadı İslam aleminin yüce hislerine tercüman olmaktır. Her ne yazdıysa bu cihetle yazmıştır.

Hatırımıza düşen Nizâmî, klasik Doğu edebiyatında sanatın en yüksek noktasına çıkmış olan bir üstattır. Mesnevi yazanların şeyhi, derler ona. Ancak bu kadarla kalmaz. Hakkında yazılan çizilen onlarca mısra ve bir vakitler yapılan tüm araştırmaların hemfikir olduğu nokta şudur; Mesnevi yazanların şeyhi olarak anılan şairin dehası bu kadarla sınırlı kalmamıştır. O, edebiyatın başka şekillerinde de büyük kudretini ispat etmiş bir üstattır.

Kasideleri, konuların seçilişi bakımından klasiklere pek benzememekle beraber, şekil ve sanat olarak, tüm zamanlarda yazılmış kasidelerin en eşsizleriyle dahi rahatlıkla boy ölçüşebilecek düzeyde bir ilham ile yazılmıştır. H.Daniş, Nizâmî’nin kasidelerindeki ahengi, korkunç bir fırtına koptuğu esnada işitilen gök gürültüsüne benzetmiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir;

“Vezin, kelimeler ve harfler mevzu ile o kadar münasip düşürülmüş ki, her cümle kulağa bir ejderha bağırtısı gibi in’ikas ediyor.”
Melik’ül- Mülük kasidesi s.283

Kasidelerinde bu ihtişamı gösteren Nizami’nin gazelleri de kendine has bir üsluba sahiptir. Doğu edebiyatı ile ilgili kimselerin pekala bileceği üzere, kısa yani genelde 5 veyahut 7 beyti geçmeyen gazellerin beyitleri arasında mantıklı bir anlam bütünlüğü aranmaz. Nizâmî’yi bu hususta farklı kılan nokta şudur ki; Onun gazelleri, beyitler arasında bütünlük teşkil eden eserlerdir. Mısralarda çarpıcı biçimde tezahür eden semboller, çağdaş sembolcülerin dahi erişemedikleri yüksek bir mertebededir. Batı edebiyatında metafor olarak adlandırılan biçimin, eşsiz bir üstadıdır. Farz misal, gecenin çöktüğünü anlatmak isterken, “güneşin camı taşa çarpınca , halk için dünya daracık bir şişeye döndü” ifadesini kullanır. Veyahut güneşin doğuşunu anlatırken, “sabah erkenden feleğin meşalesi” diye söze başlar ve şöyle devam eder; “ Sabah erkenden feleğin meşalesi dünyanın güzel yüzünü aydınlattı.”

Nizâmî’de mesela bir gül sadece açmaz, gömleğini yırtar. Bir bülbül sadece ötmez, aşkını haykırır. Lale, bir Hindu’dur, ateşe tapar. Sorumluluğunu bilmeyen yöneticileri tarif ederken, esen şiddetli rüzgarın servilere eziyet çektirdiğini söyler. Bu mecazi anlatım ve semboller, Doğu Edebiyatına aşina olanlar için zaten bildiktir yani Nizâmî’ye has bir durum değildir ancak ondan tezahür eden bu deha, ancak büyük bir üstada has yüksek bir değerdedir.

Teşbih ve istiarelerde şaşırtıcı bir kıvraklığa sahip olan şair, aynı ustalığı ilim alanında da göstermekten geri durmamıştır. Onun, sanatında ilmin rolü de çok büyüktür.İnsanlığın dürr-i yetimi olarak adlandırmış olduğumuz Nizami, henüz çocuk denecek yaşlardan itibaren, zamanının bütün bilgilerini, dini, felsefi düşüncelerini ve eski-yeni dilleri öğrenir.

Kim bilir hatırlamanın bizlere irtifa kazandırdığı söylerken kastımız belki de budur. Zira o, şiirde miraca erişmekle yetinmez, doymak bilmez bir iştahla yutar alemi. Coğrafya sahasındaki çalışmaları günümüze değin uzanmıştır. Ünlü Batılı araştırmacı Berthels, Nil nehrinin menşeini tespit edenin Nizâmî olduğunu söyler. Veyahut mesela Kırgız çöllerindeki taş heykellere dair etnografya verilerinin kaynakları arasında Nizâmî’nin çalışmaları da vardır.

İşittim ben ki, her yıldız cihandır
Ki her biri birer yer, asimandır

Şairin sahip olduğu astronomi bilgisine dair de önemli kayıtlar mevcuttur. Bilindiği üzere, Kopernik 16.yy da dünyanın güneş etrafında döndüğünü iddia etmişti. Daha sonra gelen kaşifler de, yıldızların ayrı ayrı manzumeler halinde, kendi güneşleri etrafında dönen, cisimlerden ibaret olduğunu dile getirdiler. Sonrasında 17.yy astronomlarından Bruno’nun araştırmaları neticesinde ise, yıldızların birer müstakil alem olduğu fikri kuvvet kazandı. Oysa Nizâmî, yukarıdaki mısralarda, Hüsrev ile Şirin destanında Hüsrev’e her yıldızın müstakil birer cisim olduğunu, bu araştırmalardan 400 sene evvelinde söyletmiştir.

Çünkü ona göre, hakiki iman sahibi, düşünen, araştırmaya bağlanan insandır. Böyle insanın, yani bilgin kimsenin makamı, Nizâmî’nin gözünde tüm makamların üzerindedir. Bu düşüncesini İskendername’de İskender’in ağzından şöyle dile getirir; “Bir insan, diğerinden yalnız bilgisiyle üstün olur. Ne kadar yüksek makam olursa olsun, inanmış bir bilginin payesi her makamın üzerindedir.”

Nizâmî’nin Dünya Edebiyatı’na Etkisi

Doğu şairleri, Nizâmî’yi edebiyatın mürşidi saymışlardır zira onlara göre şair, klasik bir mucit ve eni boyu ölçülemeyen bir yaratıcıdır. Bunun en büyük ispatı olarak, Nizami’nin kendisinden sonra gelen hiçbir şairin, onun kullandığı vezin ve şekil dışında , bir destan yazamamış olmasını göstermişlerdir. O, sadece Şirvanlı Hakani, Enveri, Kemaleddin veyahut Cemaleddin İsfahani gibi çağdaşlarına değil, kendisinden sonraki yüzyıllarda yetişenlerin de edebiyat ufkunda beliren bir yıldız olagelmiş ve ilhamının sıcaklığını yaymaya devam etmiştir.

İran klasik şairlerinin en meşhurlarından Şirazlı Sadi, meşhur eseri “Bostan”da, onun birçok beytinden alıntı yapar. Yine klasik İran şiirinin bir başka büyük üstadı Hafız Şirazi, Nizami’den bahsederken; “Dünya, Nizâmî’nin nazmı gibi güzel bir söze malik değildir” diyecektir. Hafız Şirazi’den sonra, İran klasiklerinin en büyüklerinden sayılan Abdurrahmani Cami de, Nizâmîye övgüler yağdırmaktan geri durmaz. Şairin, Beş hazine eserinden bahsederken, onun bu esere doldurduğu güzellikler ve incelikler sayesinde edindiği şerefin, kimselere nasip olmadığından dem vurur, eserin adeta beşer kudretinin yetişemeyeceği bir azamette olduğunu söyler.

Fars şairleri arasında şaire büyük hayranlık besleyen isimlerden bir diğeri ise Mektebi-i Şirazi’dir. O, Nizâmî’yi methetmek için şu satırları kaleme almıştır.

“O güzel sözlü adam meram anlatırken, akıl peygamberine Cebrail’dir. Kalemin neyini neva ile doldurunca, dokuz tabakalı gökleri sedasıyla doldurdu. Ben ancak bir gölge gibi onun kanadına kondum.”

Peki ya Hilali-i Cağatayi’ye ne demeli ? Bakınız o Nizâmî’yi nasıl tarif ediyor ;

“O, Gence madeninden bir cevher hazinesidir. Kılıç dilli, arslan pençeli bir adamdır. İyilik mülkünün sultanı, erenlerin şahıdır. Söylenecek sözü söylemiş, delinecek cevherleri delmiştir. Her kulak, onun nazmıyla küpelenmiş, her avuç onun beş hazinesinden mücevherlerle dolmuştur. İki dünyanın hazinesi ona nisar, iki dünya hazinedarı ona yar olsun.”

Ali Şir Nevai kendisini Nizâmî’nin şakirdi saymaktadır.

Bulmuştu sefa-yi dil Nizâmî
Şirvan şahına düşüp girami
Fuzuli

Nizâmî’nin şakirdi olmakla övünen sadece Ali Şir Nevai değildir. Klasik Türk şiirinin büyük üstadı Fuzuli dahi kendisini Nizâmî’nin talebesi olarak görerek, pek çok kereler ondan bahseder.

Mevlana, Ziya Paşa, Prof Fuad Köprülü…Tüm bu isimlerden başka, diğer Doğu şairlerinin Nizâmî hakkındaki düşüncelerini, bitmez tükenmez hayranlıklarını, birer birer yazıya almaya kalkışırsak, üstadın sanat ve yaratıcılığı karşısında birbirine benzer pek çok cümleyi ifade etmekten başka bir şey yapmamış olacağız. O nedenle şairin Batı Edebiyatı üzerine tesirine geçmekte fayda var.

Doğu edebiyatı hayranı, büyük Alman şair Goethe, “Das West-Oestlicher Divan” adını taşıyan eserinde, Nizâmî hakkında bakınız neler yazmıştır; Nizâmî, yüksek bir deha sahibi, ince bir zekadır.Onda güzellik büyük çeşitler ile sonsuzdur.”

Meşhur İngiliz edebiyat profesörü E.Brown, “İran Edebiyatı” adlı eserinde şairden bahsederken, onun tam bir mü’min ve Allah adamı olduğunu söyledikten sonra, koyu taassuptan tamamıyla uzak olduğunu belirterek, tavırlarındaki sadeliğe ve tevazuya dikkat çekmiştir.

Rus edebiyat araştırmacısı A.Krimski ise , 1906 ve 1912 senelerinde yayınladığı Rusça, “İran’ın, İran Edebiyatı’nın ve Derviş Sufizminin Tarihi“ adlı eserinde Nizami’yi şöyle anlatmaktadır; Nizâmî, İran’ın en iyi romantik, daha doğru bir deyimle sufi ve romantik bir şairdir. Kendisinden sonra İran romantikleri için daimi taklit, benzetme kaynağı ve örneği olmuştur.O, sade İran değil, Türk edebiyatının da son derece sevilen bir tipini teşkil etmiştir.”

Sözü, Nizâmî’nin Batılı edebiyatçılar üzerindeki tesirlerinden bahsederken, ilk sözü verdiğimiz Goethe’ye bırakarak bu kısmı bitirmekte fayda var. Şair hakkında özel görüşleri olan Goethe, klasik Doğu şairlerinden bahsederken, “Doğuluların, beş yüz yıl içinde yetişen şairlerin ancak yedisini yedi yıldıza benzeterek, beğendikleri söylenir.” der ve şöyle devam eder; “Halbuki onların beğenmediklerinin dahi, birçoğu benden çok daha parlaktır “

nizammmiiiii
Nizâmî’nin Türbesi

Peren Birsaygılı MUT

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: