Kılçıklı Hikâyeler

Alaattin Diker yazdı…

mmmm.jpgÖnce Sayın Mustafa Everdi‘ye ‘Kılçıklı Hikâyeler’ kitabını imzalayıp gönderdiği için müteşekkir olduğumu söylemeliyim. Elbette kendimi edebiyatçı saymıyorum. Sosyolojinin edebi bir eseri ayrı bir gözle okuyabileceğini düşünüyorum sadece. Aşağıdaki tahlil denemesi bu amaca yönelik. İlkin ne anlatmak istediğimizin teorik çerçevesini çizelim isterseniz.

I.

Acı gerçekler mi yoksa tekrarlanan ezberler mi? Ne olursa olsun din, modern insan idealini şekillendirmede ve böylece kapitalizmi, dolayısıyla moderniteyi mümkün kılmada etkili olmuştur. Bu, özlü bir biçimde, Max Weber tarafından tanımlanan ünlü bir tezdir: “Rasyonel yaşam tarzı münzevi ruhdan doğmuştur”. Weber, ilk kez 1904 yılında yayınlanan modern dünyanın ilk nüvesini, “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” eserinde dile getirir. Bu kitap ile sosyoloji tarihine ‘klasik’ olarak geçer.

Tasarım Olarak Yaşam

Weber cesur bir şekilde olayın ve sürecin üzerine gider: Reformasyon ve Kapitalizm ilişkisini basite indirgemez. Protestanlıktan, kendi analizine göre özerk davranan bireyin sihirli formülü haline gelecek bir davranış kalıbı çıkarır: Kendini denetlemenin temeli olarak eleştirel tepki yeteneği kazanmaktır bu. Weber‘e göre, iş bölümüne dayalı bir ekonomi, yalnızca sermaye ve teknolojik yenilikler ile açıklanamaz; her şeyden önce, onların işleyişini sağlayan yeni bir insan türü öngörür. Bu kişi kendini yalnızca işine vermiş ve kendini mesleği üzerinden tanımlamıştır. Çalışmak, onun için zevk ve eğlenceden önce gelir. Böylece hayatını bir tasarıma çevirir.

Sorumluluk Ahlakı

Fakat yüz yıl önce tartışılan bu analiz hala doğru mudur? Kültür sosyolojisi tarafından “macera toplumu” olarak tarif edilen bir olgudan ya da hayatın keyfini çıkarmaya dönük eğilimden -ki çağın ruhu da diyebiliriz buna- tamamen farklı bir gerçeklikten söz etmek mümkün görünmektedir. Günümüzde çalışmak bir yaşam ilkesi olarak mı yoksa hayattan feragat etmeyi gerektiren bir sorumluluk ahlakı olarak mı algılanmaktadır? Henüz tam bilemiyoruz.

Başarı Müptelası Bir Elit

Max Weber farklı bir ortamdan geliyordu. Protestan ahlakı tezini okuyan herkes, sosyoloğun yalnızca başarıya odaklanan modern insan profili ile -kısmen- kendini tanımladığı izlenimi edinebilir. Erfurt doğumlu sosyolog seçkin ve varlıklı bir aileden geliyordu. Hukukçu ve iktisatçı Weber, kariyer merdivenlerini hızla tırmandı. İş verimliliği, öz disiplini kadar etkileyiciydi. Weber Marianne Schnitger ile olan evliliğini bile, ‘arkadaşlık’ olarak anladı. Aşka ve erotizme bu yaşam tarzında yer yoktu. Amerika gezisinde Weber, tüm sanayi toplumların geleceğini gördü, modern ekonomik düzenin yapısını inceledi. Orada yeni bir dünya keşfetti.

Refah ve Selamet

Peki, acaba kapitalist düzen nasıl işliyordu? Weber, bu sorunun yanıtını Luther‘den ziyâde Calvin‘de bulur. Elbette, Luther görev bilincini tanrısal olarak nitelemiştir. Calvin bu düşünceyi radikal biçimde yeniden yorumlar: Tanrı’nın seçilmiş kulu ancak mesleğinde başarılı kimse olabilir. Yeryüzündeki zenginlik, ahirette kurtuluşun bir işareti sayılır. Bu noktada Calvin, bu uygulamayı dini ve manevi koşullarından ayırır ve sadece seküler bir uygulama olarak kendi kendine yeterli olan bir davranış sayar. Kısaca; iş, amaç haline dönüşür; disiplin, bir denetim aracı olur.

Çelik Kafes 

Max Weber bu yaşam biçimini kutsamaz, kaçınılmaz bir kader olarak serinkanlı bir şekilde analiz eder. Bireyin öz-disiplinini bir “motor” ve ” dönüştürücü güç” olarak anlar, performans adamının içselleştirilmiş tutumlarının tümünü, kendisi bir amaç haline gelen münzeviliğin “çelik kafesi” olarak adlandırır. Weber bu analizi melankolik olduğu kadar hararetle savunur. Çünkü modernite onun için “tam ve güzel bir insanlık çağına veda etmeyi” zorunlu kılmaktadır. Bu söylem günümüz için uygun mudur? Ekonomik krizler, çarpık kentleşme ve çevre sorunları büyümenin sınırlarını işaret ediyor. Ve en önemlisi mutlaklaştırılmış bir etik anlayışının ve belki kutsanan bir zihniyetin içsel çelişkilerini açığa çıkarıyor.

alalalalaal

II.

Şimdi bu bağlamda Mustafa Everdi‘nin ilk hikayesi ‘Babanız Yine Aşık Çocuklar’ öyküsünü ele alalım. 

Romanlar ekseriyetle çarpıcı bir cümle ile başlar; sanki okunacak romanın bir özeti gibidirler. O ilk cümle yazarın aklına ya rüyasında düşer ya da ilhamla gelir. Bu durum Mustafa Everdi için geçerli değildir ama ilk öykü kitabın bakış açısını hemen ele vermektedir.

Yazar, burada bir ömrün muhasebesini yapmaktadır. Ancak boşa emek verdiğini ya da manasız bir çaba içerisinde olduğunu kabul etmez. Kendini uzun yol koşucusu olarak görür. Niyeti halistir. Yaşadığı, gördüğü, geçirdiği tecrübeler zihninde tortu bırakmıştır. “Gençler gibi çiçekten çiçeğe konmak istemesi” o ruh halinin bir izdüşümüdür. “Kınadığım başıma geliyor” derken bir özeleştiri ihtiyacı duyduğunu vurgulamaktadır. Ama yaşanmışlık veya inanmışlık birden rafa kaldırılamaz. Yok sayılamayacak ölçüde, muhtemelen yazarın korkusu olan, ortadan kaldırılamayacak bir hakikattir.

Öykü kahramanının aşık olması erotik bir özlem değildir aslında. Mutlak bir değişim arzusudur. Zaten ikinci öykü “Sitem’e Vardı Evimiz”de bu duygusunu açık eder: “İnsana en zor ne derseniz, insanlığın en alt katında olmak.” İsyankar bir ruhun depreşmesi olarak da görülebilir bu durum. Bu arzunun gerçekleşmeyeceğini bilir; kendisinden kendisi de “şikayetçidir” çünkü. “Ağustosta kar ister gibi” bir vaziyet içindedir. Bir “devri[n] sona erdiğinin” çoktan farkındadır.

Nasıl Weber; kurulu düzeni açıklarken “çelik kafes” metaforuna başvurduysa, Everdi de “Tabut” ile aynı mağduriyeti dile getirir. Ancak o yapıyı kutsamaz, zihniyeti mitolojik güç ya da iktidarı itikat haline getirmez. Aksine alaycı bir üslup takınır. Kınayanları kınamak için satın aldığı “kefen takımı” duruşu ile özdeş bir tutumdur. Çünkü kahramanımız da (Everdi?) artık “tam ve güzel bir insanlık çağına veda etmeyi”(Weber) zorunlu görmektedir. Fakat Batı’dakine benzer dönüşümü sevk ve idare edecek “motor” ve “güç” eksiktir. Bu eksikliği dile getirdikçe cemaati ve cemiyeti hem ürkütmekte hem de onların tepkisini üzerine çekmektedir: “İmam sövmeye başladı. Cemaat üzerime yürüdü. Aralarından biri yumruğunu çeneme yerleştirdi.”

Yazar, mutlaklaştırılmış bir dini anlayışın ve kutsanan bir zihniyetin içsel çelişkilerini açığa vurmaktan hoşlanmaktadır; her ne kadar “Hayatım mantar benim, varlığım fazlalık” demiş olsa da. Öykünün ilk cümlesi “Her cenazede beni bir gülmedir tutuyor” “celladına gülümseyen” isyan şairini hatırlatıyor. Direnmek ve düzene itiraz etmek duygusunu muhafaza ettiğini yineliyor yazar. Gerçi yazarın “İçteki yara[sı] dışarı da vurmuştu[r]” ama kılçık atmayı bırakmaya hiç niyeti yoktur.

Aksine Everdi; bu tavrını Weber gibi melankolik ve hararetli biçimde sürdürmeye pek niyetli gözüküyor.

İlk iki öyküden ilk intibam bunlar…

aladdin

Alaattin DİKER

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: