Babama Mektup-II

Muaz Ergü yazdı…mektup.jpgYüzünün suyu dökülmüşlerle dolu arz diye bitirmiştim önceki mektubumu. Evet, yüzünde nur kalmayan, öfkenin gölgesi yüzünü karartan, kalbindeki kötülük yüzünden okunan, şefkat ve merhametten uzaklaşmış insanlar için kullanırdınız bu tabiri. Şimdi bu tabirle niteleyebileceğimiz insan bile kalmadı, kalmıyor. Her ne olursa olsun insan bir imkândır. İyilik de kötülük de onun mayasına kodlanmış. Yani o sizin yüzünün suyu dökülmüşleri bile arayacak durumdayız. Sizler gittikten sonra iyi şeyler kalmadı baba! Kalmıyor…

Habire azalan, eksilen, silikleşen bir dünya. İyiliğin, azaldığı, iyilerin silikleştiği… Biliyor musun baba! Aslında herkes iyilik yaptığını zannediyor, gerçi görünürde de yapılıyor ama iyilik, iyilik için yapılmıyor. İyilik bile ranta tahvil edilmiş durumda. İyilik de bir gösteri nesnesi… Bir fotoğraf karesi kadar ömrü var şimdilerde iyiliğin. Bir fotoğraf karesi kadar ömrü… Artık her şeyin değeri kadraja girdiği kadar, seni de kareye soktuğu kadar… İyinin de kötünün de ötesindeyiz. İnsan yok. Yok insan! İnsanın kalmaması ne kötü! İnsanın bir makineye dönüşmesi… Duygularından, hislerinden arınması… Hayatı mekanik süreçlerin yönetmesi… Hepimizin bir otomatik saat gibi kurulması ve yaşamın ortasına bırakılması…

İşte şimdilerde tam da böyle bir trajedinin içindeyiz. Koskoca şehirlerde, devasa kalabalıkların ortasında ne çok yalnızın, ne çok… İnsandan önce unvanlar, makamlar, mevkiler, kartvizitler konuşmaya başlıyor. Çok kalabalık… Hem her şey çok fazla hem de hiç yok… Hem çok doluluk hem de biteviye ıssızlık… Makamlar, kartvizitler, unvanlar o kadar kalabalık ki bu kalabalığın içinde yitip gidiyor insan, yitip gitmeyenler, direnenler, geriye kalabilenler en tenha yalnızlıklarına sığınıyorlar, en tenhasına yalnızlığın…

yalnızıOysa bizler dünyevi makamları, mevkileri elinin tersiyle iten ve dünyaya böyle nam bırakan adamların çocuklarıydık. O adamlar ki konuştuklarında her şey susar ve en güzel sözler başlardı dökülmeye dudaklardan… Şimdi ne konuşacak sözcükler var dilde ne de gönülde sızı… Söylenen bütün sözler, laf kalabalıkları anlamsız ses yığınları olmanın dışında bir şey değil. Aslında insan konuşurken bir varlık inşa eder. Biz sözünden tanırız insanı… Şimdiyse bütün sözler kaçmak için, varlığı gizlemek için. Ne konuşanın söylediği söze saygısı kaldı ne de dinleyenin söylenilene…

Söz dedim, muhabbet dedim ya aklıma dedem Musa’nın Ali’nin anlattığı Hz. Ali Cenkleri ve Battal Gazi hikâyeleri geldi. Bebek Emmi’nin dedeme ayırdığı odada dedemden dinlediğimiz… Gecelerimizi aydınlatan, yüreğimizde kandil olup yanan… Bir de kandil geceleri camilerde dinlediğimiz mevlitler… Hani o cenklerde Aliyyü’l Murteza, Allah’ın Aslanı Hayber kapısını kucaklıyor ya! Kapıyı söküp atıyor ya! İşte o an bizim için ölümsüz bir andı. Zaferlerin en büyüğü… Harbiden aydınlanırdık ziyâsı sönmüş ışığın altında cenklerin yüreğimize fısıldadığı sonsuz ruhla…

Hani o kandillerde içtiğimiz şerbetler… Tüm bardaklar kevser kuyularından doldurulmuş gibi gelirdi. Kandil geceleri dağıtılan şekerlerin tadı en kaliteli tatlılarda bile yok şimdi. Aslında bütün bunları değerli kılan samimiyetmiş baba! Şimdi daha iyi anlıyorum. Samimiyet… Peygamberimiz buyuruyor ya: “Din nasihattir.” Nasihat aynı zamanda samimiyetmiş de. İçinde hileden hurdadan hiçbir kalıntı bile barındırmayan, dosdoğru bir istikamet. Sözün, öğütün samimisi… O yaprakları yıpranmış cenk kitaplarından, mevlit okuyanların dudaklarından yüreğimize bir samimiyet ırmağı akarmış. Söz samimi olunca gönül evimizin en tenhalarında bile yankılanırmış söylenenler…aile.pngŞimdi kütüphaneler dolusu kitaplar var, her şeyi en ince ayrıntısına kadar biliyoruz ama ne kitapların ruhumuzda bir aksi var ne de bildiklerimizin bize insanlık namına katkısı… Profesyonel mevlithanlar var şimdi, otomatik semazenler… İnançtan, ruhtan önce para konuşuyorlar. Sakallarından sonsuzluk ırmakları akan ihtiyarlar şimdilerde borsaları, bankaları mekân tutmuş. Ne varsa sizden geriye kalan tar u mar… Paramparça… Bildikçe, okudukça muhayyilemiz genişlemiyor, kendi üzerine kapaklanan, kendi içinde yitip giden bir çaresizlikteyiz. Siz gönlü bol, gözü bol, yüreği geniş insanlardınız. Tanınmak, alkışlanmak gibi derdi olmayan ne güzel kullardınız… İrfan mektebinin has talebeleri…

Söz diyorum, muhabbet!… Sözün senet olarak kabul gördüğü zamanlardan sözün düşüşe geçtiği, hiçbir anlam ifade etmediği günlere erdik. Sözü namus olarak görenlerin dünyasından, yalanların ortasına düştük. Hepimiz bir gün karşımızdakinin bize kazık atacağı günün geleceği korkusuyla yaşıyoruz. Bir paranoya yaşıyoruz baba! Hem de renklerin, reklamların, imajların, kahkahaların dünyasında… Sözün değeri kalmadı ne yazık ki. Sözün değerinin olmadığı yerde insanın da değeri yok. Zaten de insan da yok!… İnsan da yoğimiş zaten…

Söyleşecek bir beni âdem bulamamak ne acı! Oysa yeryüzündeki en asli, en sahici meskenimiz dil değil miydi? Muhabbet değil miydi bütün yaralara en iyi ecza?20170419_184611_hdr-1.jpgMuaz ERGÜ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: