Ben ve Öteki

Mustafa Küçükhüseyinoğlu yazdı…

BEN VE ÖTEKİ

Julie: Glaubst du an mich?

Danton: Was weiß ich! Wir wissen wenig voneinander. Wir sind Dickhäuter, wir strecken die Hände nacheinander aus, aber es ist vergebliche Mühe, wir reiben nur das grobe Leder aneinander ab, – wir sind sehr einsam.

Julie: Du kennst mich, Danton.

Danton: Ja, was man so kennen heißt. Du hast dunkle Augen und lockiges Haar und einen feinen Teint und sagst immer zu mir: lieber Georg! Aber er deutet ihr auf Stirn und Augenda, da, was liegt hinter dem? Geh, wir haben grobe Sinne. Einander kennen? Wir müßten uns die Schädeldecken aufbrechen und die Gedanken einander aus den Hirnfasern zerren.

(Georg Büchner, Dantons Tod)

Julie: Bana güveniyor musun?

Danton: Bilmem ki! Birbirimiz hakkında [çok] az şey biliyoruz. Kalınca derilerimiz var bizim, birbirimize uzatıyoruz ellerimizi, fakat nafile, sadece kaba derimizi birbirimizde inceltiyoruz, – [yalnızız] biz, çok yalnız.

Julie: Sen beni tanıyorsun, Danton.

Danton: Yani, tanımak ne demekse o işte. Koyu gözlerin, kıvırcık saçların ve tatlı bir yüzün var ve bana sürekli sevgili Danton diyorsun! Fakat onun gözlerine ve alnına işaret ederek orda, orda, onun arkasında ne var? Bırak, kaba duyularımız var bizim. Birbirimizi tanımak mı? Kafa taslarımızı kırmalı ve düşünceleri birbirimizin beyin liflerinden çekip kopartmalıydık.

//

… if someone says, “I can see that you have explained how information is discriminated, integrated, and reported, but you have not explained how it is experienced,” they are not making a conceptual mistake. This is a nontrivial further question. This further question is the key question in the problem of consciousness. Why doesn’t all of this information processing go on “in the dark,” free of any inner feel? Why is it that when electromagnetic waveforms impinge on a retina and are discriminated and categorized by a visual system, the discrimination and categorization are experienced as a sensation of vivid red? (

David Chalmers, Facing up to the Problem of Consciousness)

… eğer birileri “görebiliyorum, verilerin nasıl ayrıştırıldıklarını, birleştirildiklerini ve sunulduklarını açıkladınız, fakat aynılarının nasıl yaşandıklarını açıklamadınız” derlerse, kavramsal bir hata yapmış olmazlar. Bu basit olmayan ayrıca bir sorudur. Bu ayrıca soru bilinç sorunu bağlamında kilit olan sorudur. Bütün bu bilgi işlem süreci neden herhangi bir içsel hissedişten ari karanlıkta gerçekleşmiyor? Neden retinaya düşen elektromanyetik dalgalar, görsel bir sistem aracılığı ile ayrıştırıldıkları ve kısımlaştırıldıkları anda, bu ayrıştırma ve kısımlaştırmalar canlı bir kırmızı duyumsaması olarak yaşanıyor?

//

…imagine that somewhere in this or another world there is an exact physical double of yourself. It not only looks and behaves like you, it matches you in every detail of body and brain: it is a particle-for-particle duplicate. So (we can assume) it says and writes exactly the same things as you do. In my own case this creature talks a lot about consciousness, which it apparently regards as a deep philosophical problem. It even writes articles and books on the subject. Naturally everyone treats it as if it were conscious. Not only is that attitude natural; it seems to be supported by overwhelming evidence. How could this creature talk and write about consciousness unless it were conscious? But the example is strictly philosophical, and this particular physical duplicate is a philosophical zombie. By definition philosophical zombies are supposed to have no conscious experiences at all: ‘all is silent and dark within.’

(Robert Kirk, Zombies and Consciousness)

…bu veya başka bir dünyada bir yerde sizin tamı tamınıza bir fiziki ikizinizin olduğunu düşünün. Görünüş olarak size benzemiyor ve sizin gibi davranmıyor sadece, beden ve beyninizin her detayında [da] bire bir sizinle örtüşüyor: parçacığa parçacık ikiziniz [yani]. Bu demek (diyebiliriz ki), sizin söylediklerinizin tam olarak aynısını söylüyor ve yazıyor. Benim durumumda [mesela], bu yaratık oldukça fazla, açıkça derin bir felsefi sorun olarak algıladığı, bilinç hakkında konuşuyor. Aynı konu hakkında makale ve kitaplar dahi yazıyor. Doğal olarak herkes onu sanki bilinçliymiş gibi ele alır. Bu yaklaşım sadece doğal değil; oldukça ciddi kanıtlarla da desteklenir görünüyor. Bu yaratık bilinçli olma dışında nasıl olur da bilinç hakkında konuşur ve yazabilir ki [yoksa]? Fakat bu sadece felsefi bir örnektir ve bu özel fiziki ikiz felsefi bir zombidir. Felsefi zombiler tanım olarak bilinçli hiçbir yaşantıya sahip olmayanlar olarak ele alınırlar: ‘içerisi tümüyle sessiz ve karanlıktır.’

//

The only example you’ve ever directly observed of a correlation between mind, behavior, anatomy, and physical circumstances is yourself. Even if other people and animals had no experiences whatever, no mental inner life of any kind, but were just elaborate biological machines, they would look just the same to you. So how do you know that’s not what they are? How do you know that the beings around you aren’t all mindless robots? You’ve never seen into their minds — you couldn’t — and their physical behavior could all be produced by purely physical causes. Maybe your relatives, your neighbors, your cat and your dog have no inner experiences whatever. If they don’t, there is no way you could ever find it out.

(Thomas Nagel, What does it all mean?)

Şu an’a dek zihin, davranış, anatomi ve fiziki çevresel durumlar arasında gözlemlediğin tek bire bir örtüşme örneği kendinsin. Diğer insan ve hayvanlar her hangi bir yaşantıya, hiç bir şekilde mental bir içsel yaşama sahip olmayıp sadece karmaşık bir biyolojik makine olsalar dahi, onlar yine de sana aynı şekilde gözükürler. Öyleyse öyle olmadıklarını nasıl bilebilirsin? Etrafındanki canlı varlıkların zihinsiz birer robot olmadıklarını nasıl bilebilirsin? Hiçbir zaman zihinlerinin içine bakmadın –bakamazsın– ve onların fiziki davranışlarının hepsi sadece fiziki sebepler tarafından üretiliyor olabilirler. Belki de akrabaların, komşuların, kedin ve köpeğin hiç bir şekilde bir içsel yaşantıya sahip değiller. Eğer değillerse, bunu bilmen için hiç bir zaman bir yol yok.

//

420: Aber kann ich mir nicht denken, die Menschen um mich her seien Automaten, haben kein Bewußtsein, wenn auch ihre Handlungsweise die gleiche ist wie immer? – Wenn ich mir’s jetzt – allein in meinem Zimmer – vorstelle, sehe ich die Leute mit starrem Blick (etwa wie in Trance) ihren Verrichtungen nachgehen – die Idee ist vielleicht ein wenig unheimlich. Aber nun versuch einmal im gewöhnlichen Verkehr, z.B. auf der Straße, an dieser Idee festzuhalten! Sag dir etwa: »Die Kinder dort sind bloße Automaten; alle ihre Lebendigkeit ist bloß automatisch.« Und diese Worte werden dir entweder gänzlich nichtssagend werden; oder du wirst in dir etwa eine Art unheimliches Gefühl, oder dergleichen, erzeugen.

(Ludwig Wittgenstein, Philosophische Untersuchungen)

Etrafımdaki insanların, her ne kadar davranışları her zamanki gibi olsa da, otomat olduklarını, bilinç sahibi olmadıklarını düşünemem mi yine de? – Şimdi, şu anda -odamda yalnız olarak- göz önüne getirirsem bunu, insanları donuk bir bakışla (cezbe halindeymiş gibi) iş ve güçleri peşinde koşarken görüyorum – bu düşünce yabancı olabilir belki birazcık. Fakat bir de alışılagelmiş koşuşturma içerisinde, mesela sokakta, bu düşünceyi düşünmeye çalış! Kendine şunu söyle: Şurda duran çocuklar sadece otomat; bütün canlılıkları sadece otomatik.« Ve bu kelimeler sana ya hiç bir şey ifade etmiyor gelecek; ya da içinde bir çeşit yabancı bir his ya da benzeri bir şey oluşturacaksın.

//

Rene Descartes için (René Descartes, Discours de la Méthode) insan dışındaki bütün hayvanlar, nitekim insan da bir hayvandır, birer makineden ibarettirler ve davranışları tamamen fizik, bu demek mekanik yasalarına göre açıklanabilir. İnsanı ise diğer hayvanlardan farklı kılan iki özellik vardır; dili spontane ve kendinden, bu demek creative, yani yaratıcı bir şekilde kullana-, dolayısıyla uygulayabilir olması ve herhangi bir durumda ve gereken noktada gerekli ve yerinde ve anlaşılabilir, bu demek adequate bir dil dışı tepki verebilmesi. Bu özellikler insanın zihni ile alakalıdır, bu demek zihnin dil ve davranış üzerinden kendisini dışa vurmasıdır bir yerde. O halde insanı, bir tarafıyla, fizik, dolayısıyla mekaniğin ötesine taşıyan zihnidir diyebiliriz. Zihin beyindeki belirli bir noktadan bedenle ilişkiye girer ve bu şekilde karşılıklı bir etkileşim söz konusu olur. Herhangi bir sebepten dolayı zihnimizi kaybetmemiz durumunda bedenimiz hareket etmeye devam etse de bir süre, aynısından yansıyan davranışlar artık insani davranışlar değillerdir fakat. Bu demek zihin olmadan insanı diğer hayvanlardan farklı kılan iki özeliğin görünür olması mümkün değildir. Bu da demek söz konusu iki özelliğin görünür olduğu her durumda, aynılarının arkasında aynılarının kendisinden neşet ettikleri bir zihin vardır. Yukarıda söylenilenlerden çıkan sonuç son tahlilde, Descartes için bu şartlar altında zombi düşüncesinin söz konusu dahi olmadığıdır.

//

… a doctrine to which Descartes attached great weight… It is the doctrine that brute animals are mere machines or automata, devoid not only of reason, but of any kind of consciousness, which is stated briefly in the “Discours de la Méthode”. […] We believe, in short, that they are machines, one part of which (the nervous system) not only sets the rest in motion, and o-ordinates its movements in relation with changes in surrounding bodies, but is provided with special apparatus, the function of which is the calling into existence of those states of consciousness which are termed sensations, emotions, and ideas. I believe that this generally accepted view is the best expression of the facts at present known. […] It may be assumed, then, that molecular changes in the brain are the causes of all the […] states of consciousness of brutes. Is there any evidence that these states of consciousness may, conversely, cause those molecular changes which give rise to muscular motion? I see no such evidence. […] It will be said, that I mean that the conclusions deduced from the study of the brutes are applicable to man.

(T.H. Huxley, On the Hypothesis that Animals are Automata, and its History)

Descartes‘ın büyük önem atfettiği bir doktrin… ‘‘Discours de la Method” da kısaca belirtildiği gibi akılsız hayvanların sadece akıldan değil, fakat her tür bilinçten ari birer makine ya da otomat oldukları doktrini. Biz kısaca inanıyoruz ki, onlar makinedirler; sadece geri kalanını harekete geçirmekle ve onun hareketlerini çevresindeki bedenlerde gerçekleşen değişikliklerle koordine etmekle kalmayan, fakat aynı zamanda işlevleri algılar, duygular ve düşünceler olarak adlandırılan bilinçsel durumlara hayat vermek olan bazı özel alet edevatla donatılmış bir parçaya (sinir sistemi) sahip olan [makinelerdirler]. Ben inanıyorum ki, bu genel kabul gören görüş, günümüzde bilinen verilerin en iyi dışavurumudur. Bu durumda ileri sürülebilir ki, beyindeki moleküler değişiklikler akılsız hayvanların sahip oldukları bütün bilinçsel durumların sebebidirler. Bu bilinç durumlarının tersinden kassal hareketlenmelere yol açabilecek moleküler değişikliklere sebep olabilir olduklarını gösteren herhangi bir delil var mı? Böyle bir delil göremiyorum. Denilecektir/denilebilir ki, akılsız hayvanlarla yapılan araştırmalardan çıkartılan sonuçlar insanlara da uygulanabilir demek istiyorum.

//

19.yy’a gelindiğinde fakat, her fiziki tepkinin bir fiziki etkisi olduğu ileri sürüsü kendisini kabul ettirdi artık ve bununla birlikte fiziki dünyanın nedensel olarak kapalı olduğu da. Bu kabullerin sonucunda insan hakkındaki düşüncelerde de önemli değişiklikler meydana geldi tabii ki. Fiziki, dolayısıyla maddi bir entite olan insanın davranışlarının da artık söz konusu kapalı evren içerisinde kalarak açıklanmaları zaruri oldu çünkü. İnsanın bütün davranışlarını kapalı evren içerisinde maddi, bu demek fiziki yasalara göre açıklamak gerekiyor ve bu açıklamaları da, mümkün olabilir olmaları açısından en azından, getirebiliyorsak eğer, bu durumda insanın davranması ve konuşmasında zihnin, varsa eğer, ne gibi bir katkısı olabilir, haddizatında zihin nedir ve ne işe yarar soruları gösteriyor kendisini. Bu bağlamda en yakın duran açıklama, klassik dualizm’i (a-Psiko-fiziki interaksiyonizm/Descartes; b-Psiko-fiziki paralelizm/Leibniz; c-Okasyonalizm/Malebranche) bir kenara bırakırsak, zihni beyinde hayat bulan nöronal süreçlere indirgemek olabilir. Fakat, kanımca, bu çaba başarılı olamaz; en azından bunun, benim gibi, mümkün olamayacağına inananlar için; her ne kadar tamamen iptal edilemeyecek ve o yöndeki çabaların aralıksız ve hızla devam etmesi gerekecek olsa da. Diğer bir açıklama yukarıdaki alıntının son bölümünde kendini dışa vuran ve zihnin varlığını kabul etmekle birlikte beden üzerinde herhangi bir etkisi olduğunu kabul etmeyen epifenomenalizm olur. Tabii ki, zihnin beden üzerinde herhangi bir etkisini kabul etmediğimiz durumda, varlığını açıklamak oldukça güçleşiyor. Öbür taraftan insan davranışı ve konuşması üzerinde etkili olmayan bir zihnin var olmaması durumunda, bu eksikliğin bedene yansıması da gerekmiyor; en azından söz konusu eksikliği beden ve davranışları üzerinden tespit etmek mümkün olmuyor. O halde insan gibi davranan ve konuşan fakat içi kapkaranlık olan zombiler de mümkün oluyor. Normal şartlarda karşılaştığımız insanların tamamen bizim gibi olduklarına, yani içlerinin kapkaranlık olmadığına inanıyoruz hâliyle. Fakat bu inancımızı temellendirmek, dolayısıyla geçerli kılmak sanıldığı gibi çok da kolay değil öyle, ki aynısı imkânsız hatta diyebiliriz. Öncelikle epistemolojik, ardından da kavramsal bir sorun var bu noktada. Kendi zihnimiz bizim için en yakından tanıdığımız ve en iyi bildiğimiz şeydir evrende. Oysa ötekilerin zihni hakkında, ki öncelikli olarak var mı yok mu bağlamında, bu tarz kesin bir bilgiye, aslında hiçbir bilgiye, sahip değiliz. Yani kendi zihnimizin aksine evrende en az iyi bildiğimiz, analitik olarak bilebileceğimiz, şeydir ötekilerin zihni. Bu durumda ötekilerin de bizim gibi bir zihne sahip olduklarını nasıl iddia edebiliriz? Bunu bir çıkarım sonucu yapabiliyoruz haddizatında. İnsanların belirli bir şekilde davranıyor olmalarını açıklamak için zihinden daha kullanışlı bir alternatif yok elimizde şu anda çünkü. Kavramsal sorun ise, ki epistemolojik olana bağlı olan, aslında herhangi bir kronolojik öncelik iddia etmeden birbirleriyle ilişki içerisinde olan iki sorundan diğeri, kendi içsel yaşantılarımızın ötekilerde de aynı şekilde var olduklarını nereden bilebiliriz sorusunda gösteriyor kendisini. Kendi acımı, acı olarak kendi yaşantı dünyamdan öteye nasıl taşıyabilir, kavram olarak bütün insanları içine alacak bir şekilde nasıl genişletebilirim? Nitekim bir karşılaştırma yapmak da mümkün değil.

//

Wenn du vor mir stehst und mich ansiehst, was weißt du von den Schmerzen, die in mir sind und was weiß ich von deinen. Und wenn ich mich vor dir niederwerfen würde und weinen und erzählen, was wüßtest du von mir mehr als von der Hölle, wenn dir jemand erzählt, sie ist heiß und fürchterlich. (Franz Kafka, Briefe – An Oskar Pollak) Önümde durup bana baktığın zaman, içimde olan acılardan sen, içinde olan acılardan ben ne biliyoruz ki. Ve kendimi önünde yere atsam ve ağlasam ve anlatsam/sızlasam, benim hakkımda, yakıcı ve korkunç olduğu söylenilen cehennemden bildiğinden daha fazla ne bilebilirsin.

//

302: Wenn man sich den Schmerz des Andern nach dem Vorbild des eigenen vorstellen muß, dann ist das keine so leichte Sache: da ich mir nach den Schmerzen, die ich fühle, Schmerzen vorstellen soll, die ich nicht fühle. 303: »Ich kann nur glauben, daß der Andre Schmerzen hat, aber ich weiß es, wenn ich sie habe.« – Ja; man kann sich dazu entschließen zu sagen »Ich glaube, er hat Schmerzen« statt »Er hat Schmerzen«. Aber das ist alles. 350: Geradeso ist es keine Erklärung, zu sagen: die Annahme, er habe Schmerzen, sei eben die Annahme, er habe das Gleiche wie ich. Denn dieser Teil der Grammatik ist mir wohl klar: daß man nämlich sagen werde, der Ofen habe das gleiche Erlebnis wie ich, wenn man sagt: er habe Schmerzen und ich habe Schmerzen. (Ludwig Wittgenstein, Philosophische

Untersuchungen)

302: Başkasının acısını kendi acısından yola çıkarak göz önüne getirmek zorundaysa kişi, bu durumda bu o kadar da kolay bir iş değildir: nitekim kendi hissettiğim acıdan yola çıkarak, hissetmediğim bir acıyı göz önüne getirmem gerekiyor. 303: »Ötekinin acı çektiğine sadece inanabilirim, fakat ben çekince bilirim onu.« – Evet: şu şekilde konuşmaya karar verip, »sanıyorum acı çekiyor« denilebilir »acı çekiyor« demek yerine. Fakat hepsi bu. 350: Aynı şekilde şöyle konuşmak da bir açıklama değildir: o acı çekiyor kabulü, o benim sahip olduğumun aynısına sahip kabulünden başka bir şey değildir. Ki gramatiğin bu tarafından haberim var haliyle: yani bu durumda fırın/soba benim yaşadığımın aynısını yaşıyor denilmiş olur, o acı çekiyor ve ben acı çekiyorum denilirse eğer.

//

For my part, when I enter most intimately into what I call myself, I always stumble on some particular perception or other, of heat or cold, light or shade, love or hatred, pain or pleasure. I never can catch myself at any time without a perception, and never can observe any thing but the perception…. If any one, upon serious and unprejudiced reflection thinks he has a different notion of himself, I must confess I can reason no longer with him. All I can allow him is, that he may be in the right as well as I, and that we are essentially different in this particular. He may, perhaps, perceive something simple and continued, which he calls himself; tho’ I am certain there is no such principle in me.

(David Hume, A Treatise of Human Nature)

Benim için, kendim olarak tanımladığıma en yakınca ve aralıksız girdiğimde, sürekli bazı özel algılara ya da başkalarına takılıp düşüyorum; soğuk ya da sıcak, ışık ya da gölge, sevgi ya da nefret, acı ya da sürur. Hiçbir zaman kendimi hiç bir anda algısız yakalayamıyorum ve hiçbir zaman algıdan başka bir şey gözlemleyemiyorum…. Herhangi bir kişi eğer, ciddi ve önyargısız bir yansıtma sonucu, kendisiyle ilgili farklı bir düşünceye sahip olduğunu sanıyorsa, itiraf etmeliyim ki artık onunla tartışamayacağım. Ondan kabul edebileceğim her/tek şey, belki o ve ben de haklı olabiliriz, yani bu özel durumda ikimiz de farklıyız. O belki kendisi olarak isimlendirdiği basit ve süre giden bir şey algılıyor olabilir; ki ben yine de eminim öyle bir şeyin içimde olmadığından.

dddddd

//

Wether the influence is direct or indirect, … Wittgenstein is under the influence of characteristically Humean ideas on the self… Indeed, the denial that I ever find a subject in the world, and the conclusion (5.631) [‘Das denkende, vorstellende, Subjekt gibt es nicht.‘] that no such a subject exists, is in complete agreement with Hume. The only sign in these passages of deviation from Hume’s view comes in the suggestion in 5.632 [‘Das Subjekt gehört nicht zur Welt, sondern es ist eine Grenze der Welt.’] that in some sense it may be legitimate to speak of a subject after all, as a mysterious ‘limit’ of the world, thought not as entity in it.

(Saul Kripke, Wittgenstein on Rules and Private Language)

Etki dolaysız ya da dolaylı olsun…Wittgenstein ben’le ilgili olarak tipik humevari düşüncelerin etkisi altındadır… Haddizatında, herhangi bir zaman dünyada bir özneye rastlayabileceğimin reddi ve 5.631’deki [‘Düşünen, göz önüne getiren özne yoktur.’] böyle bir öznenin var olmadığı sonucu Hume’la tam bir mutabakat içindedir. Bu bölümlerde Hume’un görüşünden ayrılmaya işaret eden tek nokta 5.632’deki imadan geliyor [‘Özne dünyaya ait değildir, daha çok dünyanın bir sınırıdır.’]; belirli bir anlamda özne hakkında onun son tahlilde dünyanın gizemli bir sınırı olduğu olarak konuşmanın meşru olduğu yani, her ne kadar aynısının içinde bir entite olarak olmasa da.

//

Sonuç olarak şunu söyletebiliriz rahatlıkla, ki eğer acının kendisine ait olduğu bir ben yoksa, yani ben olarak tanımlayabileceğimiz bir özneye ait bir acı yoksa, ötekinin acısı da yoktur, bu durumda ben ve öteki de yoktur ve bu durumda benim acımdan ötekisinin acısına hareket etmek gibi bir sorunda kalmaz ortada. Sadece acı vardır.

//

Daß ich in meinem Bewußtseinsbereich, im Zusammenhang der mich bestimmenden Motivation zu Gewißheiten, ja zu zwingenden Evidenzen komme, das ist verständlich. Aber wie kann dieses ganze, in der Immanenz des Bewußtseinslebens verlaufende Spiel objektive Bedeutung gewinnen? Wie kann die Evidenz (die clara et distincta perceptio) mehr beanspruchen, als ein Bewußtseinscharakter in mir zu sein? Es ist (unter Beiseitelegung der vielleicht nicht so gleichgültigen Ausschaltung der Seinsgeltung der Welt) das Cartesianische Problem, das durch die göttliche veracitas gelöst werden sollte. … Was hat die transzendentale Selbstbesinnung der Phänomenologie dazu zu sagen? Nichts minderes, als daß dieses ganze Problem widersinnig ist, ein Widersinn, in den Descartes selbst verfallen mußte, weil er den echten Sinn seiner transzendentalen epoché und der Reduktion auf das reine Ego verfehlte. […] Wir fragen, wer ist denn das Ich, das solche transzendentalen Fragen rechtmäßig stellen kann? Kann ich das als natürlicher Mensch, und kann ich das als ernstlich fragen, und zwar transzendental: Wie komme ich aus meiner Bewußtseinsinsel heraus, wie kann, was in meinem Bewußtsein als Evidenzerlebnis auftritt, objektive Bedeutung gewinnen?

(Edmund Husserl, Cartesianische Meditationen – Eine Einleitung in die Phänomenologie)

Bilinç alanımda, beni belirleyen motivasyon bağlamında kesinlikler, evet zorunlu açıkçagörünür- bilinirlikler elde edebileceğim anlaşılabilir. Fakat bu ‘bütün-her-şey’, bilinç yaşantısının içselliğinde hayat bulan bu oyun, nesnel geçerlilik nasıl kazanabilir? Açıkçagörünür- bilinirlik (açık ve belirgin algı) içimdeki bir bilinç özelliği olmaktan fazlasını nasıl talep edebilir? Kartezyen bir sorun olarak, dünyanın belki de öyle çokta önemsiz olmayan varoluş geçerliliğinin iptal edilmesi sorunuydu tanrısal samimiyet üzerinden çözülmesi hedeflenen. Fenomenolojinin transzendental kendine gelişi/yönelişi bu konuda ne söyleyebilir? Bütün bu sorunun saçma olduğundan daha azını değil; Descartes’ın kendisinin, uyguladığı transzendental epochenin ve saf ego indirgemesinin hakiki anlamını tam olarak kavrayamadığı için, içine düştüğü bir saçmalık. […] Soruyoruz, kimdir, hakkı ve haklı olarak bu tarz transzendental sorular soran bu ben? Doğal bir insan olarak ve ciddi ciddi sorabilirmiyim, transzendental olarak hem de: Bilinç adamdan dışarıya nasıl çıkabilirim, nasıl, benim bilincim içinde kesinlik yaşantısı olarak hayat bulan, nesnel geçerlilik kazanabilir?

//

Husserl için kafamın içerisinden dışarıya nasıl çıkarım sorusu, görüldüğü gibi, saçma bir sorudur; söz konusu sorun saçma bir sorundur. Descartes’ın egoya inme sürecinde ego dışında kalan her şeyi yok saymasıyla alakalı olarak neşet eden bir soru ve sorundur haddizatında. Ve tabii ki yok sayılan her şeyin, bu demek ego dışındaki dünyanın, yok sayıldıktan sonra bir şekilde yeniden içeriye alınması zorunluluğu bağlamında Tanrıyı devreye sokarak çözülmeye çalışılan ve fakat tam da aynısından dolayı farklı bir boyut kazanan ve daha da büyüyen bir sorundur. Husserlin bu sorunu nasıl çözdüğünü detaylı olarak vermek gerekmiyor, daha doğrusu beni üstteki alıntıda birincil olarak ilgilendiren aynısından yola çıkarak bu sorun çerçevesinde detaylı bir Husserl, dolayısıyla Fenomenoloji re-yapılandırması değil. Şu kadarını söylemek yeter bu noktada sanırım; Husserl için ötekinin zihnine, ötekine yani, dolaysız bir giriş mümkün olamıyor. Sadece dolaylı bir ”appresentation”, bu demek analojik bir duhuldur mümkün olan. Üstteki alıntıda beni ilgilendiren daha çok, ki Derrida’da alttaki alıntıda aynısından yola çıkıyor zaten, tek bir kelime: ”Ada”…

(Bewusstseinsinsel).

//

Yes! in the sea of life enisled, With echoing straits between us thrown, Dotting the shoreless watery wild, We mortal millioms live alone.

(Matthew Arnold)

Hayat denizinde, aramıza fırlatılmış aşılması mümkün olmayan geçişlerle birlikte adalaşmış ve sahilsiz/sınırsız/tekinsiz suları tek tek doldurmuş noktalar olarak yalnız ve bir başına yaşıyoruz biz ölümlüler.

//

Entre mon monde, […] et il n’y en a d’autre pour moi, […] et tout autre monde, il y a d’abord l’espase et le temps d’un difference infinie, d’une interruption incommensurable a toutes les tentatives de passage, de pont, d’isthme, de communication, de traduction, de trope et de transfert que le desir de mond […] tentera de poser, d’imposer, de proposer, de stabiliser. Il

n’y a pas de monde, il n’y a que des iles.

(Jaques Derrida, La bete et le souverain)

Benim dünyam, ve benim için başka [bir dünya] yok [zaten], ve her diğer dünya arasında, her şeyden önce sonsuz bir farkın [ve] dünyaya duyulan bir iştiyakın kurmaya, zorlamaya, teklif etmeye, sağlam kılmaya çalıştığı her tür karşıya geçme çabasıyla, köprüyle, geçekle, iletişimle, tercümeyle, tasvir ve transferle adı anılması [dahi] mümkün olmayan bir kopuk olmanın, zaman ve mekanı vardır. Dünya yok, sadece adalar vardır.

//

In general, I try to distinguish between what one calls the Future and “l’avenir”. The future is that which – tomorrow, later, next century – will be. There is a future which is predictable, programmed, scheduled, foreseeable. But there is a future, l’avenir (to come) which refers to someone who comes whose arrival is totally unexpected. For me, that is the real future. That which is totally unpredictable. The Other who comes without my being able to anticipate their arrival. So if there is a real future, beyond the other known future it´s l´avenir in that it ´s the coming of the Other when I am completely unable to foresee their arrival.

(KirbyDick/Amy Ziering Kofman, Derrida (film))

Genel olarak gelecek denilen ile ”l’avenir” denilen arasında bir fark gözetmeye çalışırım. Gelecek – yarın, sonra, bir dahaki yüzyıl – olacak olandır. Önsöylenebilir, programlanmış, planlanmış, öngörülebilir bir gelecek vardır. Fakat bir de gelecek vardır ki, l’avenir (to come), gelmekte [ve] varışı tamamen beklenemez olan birine işaret eder. Benim için bu, gerçek gelecektir. Tamamen önsöylenemez olan. Varışlarını önsezemeyeceğim gelen ötekiler. Yani, eğer gerçekten bir gelecek varsa, o bilinen diğer geleceğin yanında, o l’avenir’dir, bu demek geleceklerini öngörebilmemin tam anlamıyla mümkün olmadığı bir anda, ötekilerin çıkıp gelişidir.

//

Der absolute Ankömmling darf nicht als geladener Gast erscheinen, auf dessen Erscheinen ich mich vorbereitet habe und den zu empfangen ich in der Lage bin. Vielmehr ist es jemand, dessen unerwartetes und unvorhersehbares Eintreffen, dessen Heimsuchung – und ich stelle hier die Heimsuchung der Einladung gegenüber- einen derartigen Einbruch bedeutet, dass ich nicht darauf vorbereitet sein kann, ihn zu empfangen. Wenn es wirklich Gastlichkeit geben soll, darf ich auf die Ankunft des Ankömmlings nicht vorbereitet sein, ja ich darf noch nicht einmal in der Lage sein, ihn kommen zu sehen oder im Voraus zu identifizieren […]. Der absolute Gast, das ist dieser Ankömmling, für den es noch nicht einmal einen Horizont der Erwartung gibt, der wie man sagt, den Horizont meiner Erwartungen sprengt, während ich noch nicht einmal darauf vorbereitet bin, den zu empfangen, den ich empfangen werde.

(Jacques Derrida, Eine gewisse Unmöglichkeit, vom Ereignis zu sprechen)

Mutlak varıcı, kendisini göstermesine kendimi hazırladığım ve onu misafir edebilecek durumda olduğum davet edilmiş bir misafir olarak göstermemeli kendisini. O daha çok, beklenemez ve öngörülemez çıka gelmesi ve ev arama/bulmasıyla – ve burada ev arama/bulmayı davet edilmeye karşıt konumlandırıyorum – o denli bir kırılış oluşturandır ki, onu misafir etmeye hazır olmam mümkün değildir. Eğer gerçekten misafirperverlik olacaksa, varıcının varmasına hazır olamamalıyım, daha çok; onu gelirken görememeli ya da önceden tanıyamamalıyım bile. Mutlak misafir, o, o varıcıdır ki, onun için bir beklenti ufkudahi yoktur; odur ki, hani nasıl söylenir, beklenti ufkumu, ben henüz daha hazır dahi olamazken misafir edeceğimi misafir edebilmeye, param parça edendir.

//

Frederick C. Beiser’ya göre…

//

… reading Hegel is often a trying and exhausting experience, the intellectual equivalent of chewing gravel.

(Frederick C. Beiser, Hegel)

… Hegel okumak sıklıkla yorucu ve tüketici bir yaşantıdır, çakıl çiğnemenin düşünsel muadili.

//

Derrida için de aynı şeyi, belki de bir tık, hatta bir kaç tık daha fazlasını söylemek mümkündür. Nitekim Hegel‘inki bir arayış, bir istemek, bir ele gelmek; toplamak, toparlamak, toparlanmak aslında. Derrida‘nın ki bir kayboluş, istememek, bir elden gitmek; dağılmak, savrulmak, yok olmak haddizatında. Hegel vaad edilmiş topraklara, Derrida çöllere amade. Derrida okumak, arkadan dolaşanın arkasından dolaşmak gibi bir şey çokça. Saatlerce elinizdeki kitabın sayfalarına baktıktan ve kan ter içerisinde, yorgun argın ve bitip tükenmiş bitap bir halde sayfa yüzeyinde öteye beriye sıçrayan harf, kelime ve cümleler arasında bir parça anlam yakalama çabasının sonuna geldikten sonra, kendinizi başladığınız yerin oldukça öte/berisinde, ya da hiç bir başka yerde bulamaz kaybolur gidersiniz. Anladıysanız, ne anladıysanız artık, baştan alabilir, yeniden başlayabilir, değilse elinizdeki kitabı kaldırıp yere çalabilir, yere çaldığınız kitabın üzerine çıkıp tepinebilir, camı kırıp, ya da açıp bağıra-, çağıra-, hatta küfür ede-bilir, sabredebilirsiniz de bu noktada. Derrida yorar, çok yorar; ohne Fleiß kein Preis (no pain, no gain). Ve kaya takılır, su donar kalır bir şekilde en sonunda; belki (vielleicht), tehlikeli bir belki (ein gefährliches Vielleicht).

(Friedrich Nietzsche, Jenseits von Gut und Böse).

//

…the relation between men, irreducible to understanding, is by that very fact distanced from the exercise of power, but in human faces joins the Infinite…

(Emmanuel Levinas, Entre Nous – On Thinking-of-the-Other)

…insanlar arası ilişki anlamanın kapsamı dışında ve tam da bu sebebten dolayı iktidar uygulamalarından uzak kalır, fakat inasan yüzlerinde sonsuz(luğ)a açılır…

//

Emmanuel Levinas için öteki’nin (autrui) çırıl çıplak suratı (visage), öteki’ye ulaşmamın tek yoludur. Biricikliğine (singularite) rağmen, yine de kendisini çırıl çıplak suratı üzerinden açar bana öteki. Fakat yalnız bu değil. Öteki’nin çırıl çıplak suratı üzerinden sadece kendisine değil, o çırıl çıplak suratın arkasındaki sonsuz olana da ulaştırır beni aynısı. Ki sonsuz olana sadece öteki’nin çırıl çıplak suratı üzerinden ulaşabilirim. Bir nevi bir kanal işlevi görerek kendisinden geçip sonsuz, bu demek ilahi olanla irtibata geçmemi sağlar. Bu şekilde öteki’nin çırıl çıplak suratı, dünyanın bittiği, sonsuzluğun başladığı noktadır da aynı zamanda. Aslında öteki’nin çırıl çıplak suratında, o çırıl çıplak suratta gömülü olan ve öteye açılan gözlerde, Tanrıyla göz göze gelmenin imkanı üzerinden iyi olabilmenin (etik) imkanı açılır bana. Bir an, tek bir an. Öteki’nin çırıl çıplak suratından bana uzanan mutlak çağrının içerisinde tek bir an; ve o an Tanrıyla göz göze gelmek, göz göze gelerek bilmek, bilerek iyi olmak; bunun içindir hepsi. Haddizatında öteki’nin çırıl çıplak suratında bana açılan Tanrı, benim çırıl çıplak suratımdan öteki’ye ulaşır aynı zamanda. Öteki’den bana uzanan mutlak çağrı, bana değil onadır ve çırıl çıplak suratlarda Tanrı kendisiyle göz göze gelir belki aslında. Bu demek bu nokta aradan çıktığım, elimin Tanrının eline, gözümün Tanrının gözüne ( َ رَمٰىۚ g وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ ّٰ ), sözümün Tanrının sözüne dönüştüğü, benim bedenimle Tanrının dünyaya müdahale ettiği, benim bedenimde Tanrının dünyada iş gördüğü noktadır. Derrida için Levinas‘ın etiği bu şekliyle ve şekilde işte tam da bu noktada bir din olmuştur artık.

(Jacques Derrida, The Gift of Death)

Ki öteki’nin mutlak biricikliğini, bu demek insan insan arası hüküm süren, sürmek zorunda olan, sürmekten başka imkanı olmayan mutlak ve aşılmaz ötekiliği açmak, dolayısıyla aşmak, bu demek aynısını hesaba katmak, hesaba dahil etmek, haddizatında kelimenin her anlamıyla hesap etmek, öteki’ye değil sadece, tanrıya ulaşmak, aslında sadece tanrıya ulaşmak, ulaşmayı niyet ve hedef etmekle birlikte insan ile tanrı arasındaki farkı kaybeder son tahlilde Levinas çünkü. Oysa Derrida için ötekinin, her ötekinin bana ilettiği sınırsız, tek, mutlak ve eşi benzeri olmayan çağrı, her durumda tam anlamıyla bütünüyle büsbütün öteki (tout autre), bu demek bu şekliyle ve şekilde hiç bir zaman ulaşılamaz olandan gelir. O her zaman ve şartta öteki, bütünüyle büsbütün öteki (tout autre) olan ve bütünüyle büsbütün öteki (tout autre) kalandır. Dünyanın bitip sonsuzluğun başladığı nokta değil, ondan, dolayısıyla ordan öteye yolun olmadığı noktadır ötekinin, bütünüyle büsbütün ötekinin (tout autre) çırıl çıplak suratı. O çırıl çıplak surat,dünyanın kendi, onunla birlikte benim dünyamın benim, duvarına, dolayısıyla duvarıma çarpıp kala kaldığım, kaldığı, bittiğim tükendiğim, haddizatında bitik tükenik  ( خَاسِئاً وَهُوَ حَس۪يرٌ ) geri döndüğüm noktadır.

//

Çünkü…

//

…il n’y pas de horse-texte.

(Jacques Derrida, De la Grammatologie)

… met(n)in-dışı yok.

//

Bu durumda Derrida ve Levinas arasındaki fark…

//

…is perhaps no more than a nuance, but it is the nuance of a considerable gulf. Both assume the singularity and absolute alterity of the other, bur Levinas believes the nacked visage of the other […] opens itself to me and opens to me the infinite it mediates […]. For Derrida, onthe contrary, the other remains always wholly other.

(J.Hillis Miller, For Derrida)

…bis nüanstan fazla değildir muhtemelen, fakat çok önemli bir aşılmazlığı dışa vuran bir nüans. İkisi de ötekinin mutlak başkalığını ve biricikliğini ön koşuyor, fakat Levinas ötekinin çırıl çıplak suratının […] kendisini ve ilettiği sonsuzluğu bana açtığına inanır […] Derrida için ise öteki her zaman bütünüyle büsbütün öteki olarak kalır.

//

Der Messias wird erst kommen, wenn er nicht mehr nötig sein wird, er wird erst einen Tag nach seiner Ankunft kommen, er wird nicht am letzten Tag kommen, sondern am allerletzten. (Franz Kafka, Nachgelassene Schriften und Fragmente)

Mesih gelecek, gelmesine artık ihtiyaç kalmadığı zaman gelecek, varışından bir gün sonra gelecek, son günde değil, en son günde gelecek.

//

Wer sucht, findet nicht, aber wer nicht sucht, wird gefunden. (Franz Kafka, Das dritte Oktavheft)

Arayan bulamaz, ama aramayan bulunur.

//

Emmanuel Levinas‘ın bir kitabının Almanca başlığı, ”Wenn Gott ins Denken einfällt” (”Allah düşünce/düşünmeye düşünce/düşerse”) ve Heidegger‘nın cümlesi, ”Nur noch ein Gott kann uns retten” (”Bizi ancak/artık bir Allah kurtarabilir ancak/artık”).

//

Bizi kurtarmaya gelecek olan Tanrının düşebileceği aralıkları kapatmamak, araya girmesine, girebilmesine elverişli olmak, seyrek konuşmak, seyrek dinlemek ve seyrek düşünmek, beklemek gerek yani, beklemeden beklemek.

//

Ki burdan öteye yol yok…

ffffff

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: