Said Halim Paşa İsmi Tarihten Kazınmadıkça İslamcılık Ölmeyecektir!

İsmail Küçükkılınç yazdı…

isss.jpgİslamcılığa saldırıların esas olarak bir kısmı namertçe, bir kısmı kahpece bir kısmı da cehalet eseridir. İslamcılığın ne olduğunu bihakkın bilerek hakaret etmek, kusmuk dökmek ve salya akıtmak mümkün değildir. İslamcılık, İslam’ın içinde bulunulan çağda yaşanır ve hayatın her sahasında kıstas alınır olduğunu ispat ve irae çabasında olan bir telakkidir. Çaba, ister istemez çatışmayı, ayıklamayı, teklifi beraberinde getiriyor. İslam âleminde ve geleneğinde hiçbir şey olmamış veya yokmuş gibi hareket etmek isteyenler, İslamcılığın en büyük hasımlarıdır.

Modern çağ, merkeze değil dikkate alınacak bir olgudur. Ancak onun daha bir görünür kıldığı arızaların hayatî ehemmiyeti haiz olduğu ve merkeze alınması iktiza ettiği de bir gerçektir. Kısaca İslamcılık, her ne kadar modern çağ ile meselesi olan bir telakki ise de bu meselenin kökleri geçmişe de sâridir. İslam topraklarının emperyalist işgale maruz kalması elbette modern çağın bir neticesidir ancak bunun geçmişe dair sebeplerinin olduğunu da kabul etmek gerekir.

İslamcılık, İslam’ı aslî kaynaklarının işaret ettiği mesaja münasip ve muvafık surette anlamak, yorumlamak ve tatbik etmek demektir. İslamî safiyet budur.
 
Osmanlı İslamcılığında esas mesele devlettir. Ayakta duran yegâne İslam devleti Osmanlı’dır ve onun bekası tüm Müslümanların bekasını alakadar etmektedir. Kültürel kodlar değil, idarî ve askerî kodlar daha belirgindir. 

Emperyalist işgale maruz kalmış topraklarda vahamet daha derinden ve yakından hissedildiği için ya bilfiil mukavemet ya da içe dönük, kültürel kodları tetkik öne çıkmıştır. 

Kazan İslamcılığı diye tesmiye ettiğimiz türde ise ne devlet diye bir teşkilat, varlık mevcuttur ne de yaşanılan topraklarda Asya, Afrika toprakları gibi bir işgal söz konusudur. Çünkü hem 1552’den beri bir devletsizlik söz konusudur hem de artık Rus işgali, geçicilik vasfından kalıcılık vasfına terfi etmiştir. Kısaca Kazan Tatar- Türklerinin ne kurtaracakları bir devletleri ne de silahlı mukavemetle işgalcilerden kurtarılacak toprakları vardı. Kazan’ın yarıdan fazlası Ortodoks idi. Onlar kimlik derdindeydiler. Kısaca Müslüman kalabilmek için geçmişte çok katı bir gelenek savunuculuğu elzemken, yani ilaçken modern çağda bu ilaç artık zehir olmaya başlamıştı. Bu sebeple kimi aykırı sayılabilecek orijinal fikirler Kazan havzasından neş’et etmiştir.

İşgale maruz kalmış İslam toplumlarında toplumun geri kalma sebebi ele alınırken genelde kaynaklara dönük bir sağlama yapılmıştır. Gelenek ve bilhassa tasavvuf ve tarikatlar ağır bir tenkide muhatap olmuştur. Osmanlı’da ise toplum, gelişme ve bunu engelleyen sebepler bağlamında ele alınmıştır. Kısaca daha genel-geçer kalıplar söz konusudur. İslam bilime, ilerlemeye mani değildir gibi. 

Bu bağlamda İttihadçı İslamcılığı, aslî kaynaklara Yeni Osmanlı[Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa] İslamcılığından daha yakındır. Mesela Mehmed Âkif ve Hüseyin Kazım Kadri ağır bir gelenek ve tasavvuf tenkidiyle öne çıkarken Said Halim Paşa daha soyut ama her biri evrensel İslamî ilkelere istinatla gelenek tenkidine girişmiştir.islamcılıkPozitivizmin, materyalizmin tesirini derinden hissettirdiği, alnı secdeli tıbbiye, mülkiye, harbiye talebelerini dinsizliğe sürüklediği bir çağda İslamcılık, akıntıya kürek çekmek kabilinden bir çabaydı. Geleneği sorgulamaya yol açan şey, aşağılık kompleksi değil, çaresizliğin icbar ettiği bir şeyler yapma çabasıydı. 

Yeni Osmanlığı İslamcılığı için Batı’nın hegemonyasına tabi olmak izzet-i nefse dokunuyordu, çünkü Osmanlı her şeye rağmen bir güçtü. Onlar genelde siyasî-idarî-hukukî nizamat sahasında geleneği sorguladılar. Meşrutiyet, bu sorgulamanın eseridir. İstibdat ile saltanat arasında bu sebeple bir ilişki kuruldu. Bu sebeple halifenin hal’i gibi mevzular hatıra geldi. Asr-ı Saadet ve halifelerin seçimle işbaşına gelişi, Batılı değer ve kurumları içselleştirmek için değil, bilakis onlara meydan okumak, mazhariyete, önceliğe sahip olunduğunu göstermek içindi. 

Oysa İttihadçı İslamcılığı meseleye devlet yanında itikadî ve kültürel açıdan da yaklaştı. Yeni Osmanlı İslamcılığı hiçbir zaman halkın inancını sorgulamadı. Ancak İttihadçı İslamcılığı halkın; geleneğin ve tasavvufun ifsad ediciliği içinde inancını tanıyamaz hale geldiğini söyledi. İttihadçı İslamcılığı devletin bekasını ve emperyalist tehdidi yok farz etmeyen ama bunları yeterli de görmeyen bir telakkiye sahipti. İttihadçı demek, zaten devletin bekası ve milletin birliği için mücadele etmek demekti. Laik-seküler batıcı cenah ile İslamcıların bazı tenkidlerinin benzer gibi olmasına bakılmasın; niyet, tatbikata, fiiliyata ruh veren hususiyettir. İslamcılık din adamlarını tenkid etti ama onları terzil etmedi; birileri ise İslamcı-İttihadçı bir âlime papyon taktırdı.

Devamını bir türlü bitiremediğimiz İslamcılık kitabında okuyacağınız görüşlerimizde Said Halim Paşa merhum merkezî bir mevki ihraz etmektedir. Onun tüm eserlerinin bu şekilde bir araya getirilmesi faydalı olmuştur. Düşmanının bile entelektüel derinliğine hürmette kusur etmediği Said Halim Paşa, o zamanlar İttihad-ı İslam veya İslamlaşmak şeklinde tavsif ve tesmiye edilen telakkinin en mühim ismiydi. Bir asır sonra İslamcılar onun kıratında, kalitesinde kısa ama öz eserler ve görüşler ortaya koyamıyorsa bunun muhtelif sebepleri olmalıdır. En başta laiklik ve Kemalizm, sağlıklı İslamcı görüşler serdine mani olmaktadır. 1950’li yıllara kadar sadece İslamcılık gibi siyasî iddiası olan bir telakki değil, geleneksel telakki ve akımlar da nefes alma imkânından mahrum kalmıştır. Tek-Parti döneminde İslamcılık, sahnede olamadığından talebelerin kahir ekseriyeti dine hasım ya da mesafeli yetişmiştir. İslamcılık, esasında entelektüel bir veçheyi haiz olduğu için hitap edeceği çevreyi bulamamış [çünkü en namdar İttihadçılar bile derisi yüzülecek boğazlanmış koyunlar gibi darağaçlarına asılmıştır], halk ise ancak kendi çapında ve dar sahadaki etkileşim sayesinde dinini yaşayabilmiştir. Bu sebeple Cumhuriyetin ilk nesli sadece dine değil, millete de yabancı bir nesil olmuştur. Hatıratlarında Ankara’da ezan sesi duymadan üniversiteyi bitirdiğini söyleyen insanlar tatbikatın mahiyetine, arka planına işaret eder gibidir. Yani niyet İslam’ı hurafelerden koruma, kurtarma, arındırma değildi, aksi halde İslam’a yabancı hatta düşman bir nesil nasıl doğabilirdi ki! Laik, seküler, din düşmanı neslin mühim bir kısmı Meşrutiyet devri cari olsa İslam’a merbutiyeti, bağlılığı muhakkak olacak insanlardı. Kabul etmek lazımdır ki Tek-Parti Kemalist eğitim devrimi yeni bir nesil yetiştirmekte ve bu nesli tüm millet nezdinde nüfuz sahibi yapmakta başarılı olmuştur. Bu sebeple eski Ülkücü, eski İslamcı, eski mealci, üç beş felsefe metni ile bocalayan “sahilsiz”, tekebbürü tanrılık iddiasına delil teşkil eden üstadlara itibar edilmemek lazım gelir.
 
saitCumhuriyet dönemindeki gelişme dikkate alındığında İslamcılığın bu topraklarda köksüz olmasına, kalmasına şaşırmamak lazımdır.

Hiç unutmam bir gün Yeni Düşünce gazetesinde Ferruh Sezgin ile Yaşar Yıldırım atışmışlardı. Sezgin; sarıklı, cübbelilerin değil kravatlı, takım elbiseli dindarların daha tehlikeli olduğunu, onlara dikkat edilmesi gerektiğini yazıyor, Yıldırım da buna cevap veriyordu. Erol Güngör de başka bir açıdan aşağı-yukarı İslamî hareketin geleceğinin medresede değil mektepte görüleceğini söylüyordu. Bunlar esasında modern eğitimin ve okulun önemine işaret etmektedir. 

İslamî hareket, Menderes ve DP hükümetinin inanılmaz bir okullaşmaya imza atması ve köyden şehre göç ile tohumlanmıştır. Ancak köksüzlük sebebiyle ve acele ihtiyaç sebebiyle hareket bir raya girememiştir. Siyaset ise maalesef halka ve geleneksel dindarlara kulak vermek mecburiyetinde kaldığı, çünkü onlardan oy aldığı için okumuş kesim ile halk arasında zihnî ve fikrî uçurum meydana geldi. Bugün bile geçmişte bize Fazlurrahman güzellemesi yapan bir siyasetçi şimdi ekran karşısına geçtiğinde ona neredeyse hakaret edecek bir vaziyet ve tavır takınıyor.

İslamcılığın bazı iddialarını sahiplenen ama aynı zamanda İslamcılık sövgüsü yapan hasta ruhlu şahıslar bir kenara bırakılırsa İslamcılıkla bir arada yan yana getirilecek isimlerin sessizliği manidardır.
 
İslamcılık; her dinî siyaset talebinde bulunanın, siyaset yapan dindarın, muhafazakârın, mukaddesatçının içine boca edileceği bir torba-telakki değildir.

AK Parti İslamcı bir parti değildir, Erdoğan İslamcı veçheleri olsa da İslamcı bir lider değildir, AK parti kitlesi İslamcı değildir hatta geneli şeriatçı da değildir, daha ağır bir şey söylemek gerekirse mukaddesatçı da değildir. Milliyetçi-muhafazakârdır. Muhafazakârlık merkezli bir milliyetçilik sözkonusudur. Bizim gibi İslamcıların hariçten gazel okumaları, AK Parti içindeki kitleye göz dikmeleri biraz had bilme biraz da yalnızlık, kimsesizlik ve tabansızlıktır. Bazı İslamcı geçinenlerin geçmişte ailelerini bile kem sözlerle yaftalamaları, ithamları tabansız ve köksüz bir hareketi ademe[yokluğa] mahkum etmek demekti. AK Parti tabanı harcanacak taban değildir. Bu tabana düşmanlık, faydadan ziyade zarar getirir. Bazı rasyonel tavırlara kızmak mantıklı değildir. AK Parti, mesela Nihat Hatipoğlu ile Mehmed Said Hatipoğlu arasında bir tercihte bulunsa perde gerisinde başka şey söyler, kamera önünde başka şey yapar. Birçok AK Parti yetkilisi tasavvuf-tarikat yayınlarını değil, Ankara Okulu yayınlarını takip eder. İsimlerini vermek doğru bulmaz bazı AK partili yetkililer de bazı tarikatlar hakkında ağır şeyler söylerken seçim zamanı o dergâhları ziyaret eder hatta utanmasalar el bile öperler. İslamcı sayılabilecek çok az insan AK Parti dışında kalsa da içinde olsa da kısa sürede bir başarı elde edecek gibi görünmüyor. Ancak Mustafa Kemal, AK Parti’nin iktidarda olduğu bu 17 senede işbaşında olsaydı tüm okullara ve talebelere hakim olurdu. Mustafa Kemal, halkta karşılığı olduğu için değil, okullara hâkim olduğu için başarılı olmuştur. Halkta karşılığı olmadığını SCF tecrübesiyle görmüştü. Bu çağda elbette Tek-Parti tarzı ve tatbikatı ile okullara hakim olunamaz ama tercih de mi sunulamazdı?
 
1-7.pngHer şeyi yeniden okumak, her şeye yeniden başlamak zorundayız. Biz İslamcılık davasına sahip olanlar aslında her şeye yeniden başlamak için her şeye sahibiz. Said Halim Paşa, hiç olmazsa entelektüel potansiyelimize ve bunu nasıl genişletebileceğimize işaret eden bir numune-i imtisaldir.

Unutmayalım, az olmak, zayıf olmak, hiç hükmü geçmeyen olmak, potansiyelimizin olmadığı manasına gelmez.

Türk Milletinin ve memleketinin bekasını temin eden bir kadronun sadrazamı[Said Halim Paşa], İstiklal Marşı’nın şairi[Mehmed Akif] ve Misak-ı Millî’nin müellifi[Hüseyin Kazım Kadri] birer İslamcı idi. Vatan şairi Namık Kemal’i saymıyoruz bile.

İslamcılığa salyalarını akıtan, kusmuklarını döken, beş para etmez kişileri önce yalan-yanlış İslamcı tavsif ve telakki edip sonra da İslamcılığa böğürenlere-ki bir kısmı münafıktır- kulak asmayalım.

Not:1- Bu merhum paşanın kitabına bir girizgâhtır. Devamını bilahare kaleme alacağız. Kıymetli dostum Ömer Hakan Özalp de merhumun iki risalesinin çevrimyazısını yaptı. El yazılı risaleyi ilk defa Ömer Hakan hazırladı.

2- Biliyorum bu külliyat da makes ve müşteri bulamayacak ama olsun nefesimiz yettiği müddetçe biz kitap almaya, okumaya, tanıtmaya devam edeceğiz.

3- Kitap tanıtımlarımıza itibar edilebilir. Çünkü bir kitaba iyi demek, kitap namusuna taalluk eden bir şeydir. Kötü yemek ağzı, en fazla mideyi bozar, kötü kitap ise dimağı. Siz, siz olun okumadığınız bir kitabı tavsiye etmeyin.

sait halim paşa

İsmail KÜÇÜKKILINÇ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: