Kuzey Ülkeleri-III

Mustafa Everdi yazdı…

Oslo (Açlık-Tokluk)

Oslo şehir merkezine geldiğimizde yağmur yağıyordu. Amsterdam’da da böyle olmuş, sicim gibi yağmur altında dolaşıp ahmak gibi ıslanmıştık. Uyanık olduğumu gösterip gruptan ayrıldım, bir kafeye girdim. Bir kahve ısmarladım, saçakaltına oturup yaktım bir sigara. Küçük umutların peşinde ıslanmış hayallere daldım.

Knut Hamsun çok değil yüz sene önce bu Oslo’da evsiz, parasız, koltuğunun altında bir battaniye ile aç karnına geziniyordu. Onun adımlarını izleyip Aker caddesine, Belediye sarayına doğru bakıyordum. Saat kuleleri ile batıda belediye sarayları kendini hemen belli eder. Belediye başkanları meclisleri ile yerinden yönetimle güçlü siyasilerdir. Halka rağmen iş yapamaz, ranta, talana dalamazlar. Şimdi siyasi düşüncelerin zamanı değil diye boş verdim bunlara. Knut Hamsun bu Oslo’da çoğu zaman üç günlerce aç kalıyordu. Onu hatırla. ne kalmış belleğinde Açlık‘tan. Yarım Krona karnını tıka basa doyurabiliyordu Hamsun. Ben şu an 25 krona bir kahveyi ancak alabildim.

Knut Hamsun’un bütün sorunu bir dilim ekmek ve gece için barınacak bir yer bulabilmekti bu Oslo caddelerini dolanırken. Ben 4 yıldızlı bir otelde kalacaktım. Aç-açık değildim yani. Yine de ruh akrabalığı duydum onunla. O Norveçliydi, yerliydi bu şehirde; akşam nereye sığınabileceğini düşünmek zorundaydı. Ben uzak diyardan farklı kültürden gelmiş,  daha korunaklı olsam da nihayetinde bir garip yabancıydım. Baldırı çıplak denen bu haldir belki de.  

İkimiz farklı nedenlerle de olsa aynı yolun ortasında durmuş, nerede olduğumuzu unutmuş, denizin kıyısında, çepeçevre dalgalar, uğultular arasında tek başına bir şamandıra gibi sallanıyorduk.

Belediye Sarayını gezdim. Nobel Barış Ödülünün verildiği salonda, bir gün Nobel almayı aklına getirmeyen Knut Hamsun hatırasına saygı sunacaktım. Aradan yüzyıl geçmişti. Norveç artık refah ülkesi, Norveçliler yüksek gelirlerle güzel insanlar olmuştu. Fakat Knut Hamsun’un Açlık’ta anlattığı kadar şenlikli değildi bugün Norveçliler. 

Hızlı yürüdükleri halde adımlarını sakin sakin atarak önümden kayar gibi geçiyorlardı. Bu yürüyüşü Avrupa’da göremezdiniz. ‘Oslo’nun sokaklarında geliştirilmiş bir yürüyüştü, bir Norveç ürünüydü, dışarı satılabilecek bir Norveç yürüyüş sanatı. Bir şeylere sahip olanlar böyle yürürlerdi, bu yürüyüş kazançlı iki nokta arasında en uygun mesafe alan matematikti.’ Sadece dağları tünellerle donatmamış, dünyanın en uzun 24,5 km. uzunluğunda tünelini yapmamış insanların arasında da tünelde yürüyorlardı. 

Beni görmüyorlardı mesela. Görenler de benim gibi bir yabancıya ilgisiz bir hoşgörü ile bakıyorlardı. Yoksulları, düşkünleri, mutsuzları, hoşgörüsüzleri de hoşgörüyor, kabul ediyorlardı şehirlerine. Sanki yüce ruhlarının, yüksek kültürlerinin bir sadakası gibi.

Oslolular zenginliklerini aşmışlardı, şehir yüksek kültür kusuyordu. Şehrin her yerine serpiştirilmiş heykelleri, sanat eserleri, düzenli cadde ve sokakları ile. Otomobilleri gözalıcı değil pastel renklerdeydi. Giysileri pahalı ancak parlak değildi. Amerikan değil Avrupa tarzıydı hepsi.  Eşyalar bile Norveçli zevkine kendilerini uydurmuştu. 

Knut Hamsun’dan 100 yıl sonra Oslo’ya gelen yine Norveçli bir yazar -hatta Norveç’in Hemingway’i diyorlar ona- Ola Bauer, Kuzey Gözcüsü kitabında ‘Oslo, İsveç el işçiliğinin sağlam bir eseriydi. Stockholm’le karşılaştırıldığında tam anlamıyla ikinci sınıf, ama sağlam bir şehir. Tarihi süslemelerden yoksun ama ufak ve rahat yaşanabilir bir yer.’ Diyordu.

Knut Hamsun döneminde fakirlikten insanlar ABD’ye göç ediyordu. Yoksulluk diz boyuydu. Aradan geçen yıllarda ne oldu ki Kuzeyin en zengin ülkesinin müreffeh vatandaşları haline geldiler? İsveçten bile pahalı bir hayatı sürdürebiliyor Norveçliler?

Benim bir tahminim var gerçi. Knut Hamsun o açlık sefalet içinde yazdıklarından para gelme umudu taşıyordu. Geliyordu da. Telif hakkı diye bir okumuşa saygı, yazara hürmet. İki hafta barınma ve beslenme sağlayan 10 kron veriliyordu, beğenilen üç sayfalık yazısına. Belki kul hakkına saygı, kadir bilirlik Norveç’i bugün örnek alınacak bir ülke yapmıştı. 

O nedenle “Hayatın hayal gücü yazarlarınkinden çok daha fazla.”  diyordu  François Truffaut. Daha 50 sene önce müstemleke olan ülke büyük atılım yapabiliyor, dünyaya örnek siyasi düzeni, ekonomik-kültürel başarısı göz önünde parlıyordu işte. 

Knut Hamsun kadar güvenim yok kendime ve yazdıklarıma. 100 sene sonrası için bile. O açlığın ortasında gazeteden gelecek telife bakıyordu. Bense turistik ve lüks mekânlarda soğuktan donacak umutlara.

Kuzey Ülkeleri IV

Troll de Norveç’ten Homeros’un Sirenleri de

Bugün her yerde troll kelimesini duyuyoruz. Özellikle sosyal medyada yalan yanlış haber yayanlara, algı operasyonları yapanlara troll ve troliçe diyoruz. Bu kelime de Norveç’ten dünyaya bir armağan.

Aslında sizlere Norveç’in orman ve parkları, fiyortları ile bir cennet olduğunu anlatacaktım. Turistik bir gösteri beni tarihe, batı kültür kaynaklarından Homeros’a kadar götürdü. Norveç bir ormanlık ülke. Oslo dünyanın en yeşil şehri. Yüzölçümünün %68’i yeşil alan. Bu oranın İstanbul’da %2,2 olduğunu söyleyince aradaki büyük uçurum dank ediyor kafamıza.  Bir şehre kimliğini veren, derebeyi belediye başkanları, belediye meclisi, rant peşinde her alanı iskana açan imar planlarını günlük değiştiren taşra siyasetçileri olunca şehirlerimiz yaşanmaz hale gelir. 

Oysa Oslo’ya kimliğini verenler -mesela- heykeltıraş GustavVigeland gibi sanatçılar. Vigeland Parkı, kapı dizaynından park düzenlemesine 200’e yakın heykeli ile GustavVigeland tarafından oluşturulmuş. İnsanın hayat döngüsünü anlatan heykelleri ile hem dinlenmeye hem hayat muhasebesi yapmaya gidiliyor bu parka. Kızgın çocuk heykeli ile öne çıksa da her bir heykel insanın hallerine adanmış bir açık hava müzesine çevirmiş parkı. Sanatçı eli değince hem güzelleşiyor şehirler hem vasiyeti gereği para alınmayan bir kamu hizmetine dönüşüyor park ve bahçeler. Sabah karanlık ve insanın üzerine tüm ağırlığıyla çöken bir hava vardı, kurşun renkli gökyüzünden kara yaşmaklara benzer parça parça bulutlar geçiyordu. Yağmur yağarsa şaşmam diyecektim ki güneş açtı. Hava parkları gezilecek güzelliğe ulaştı. Rehber bunu içimizdeki aziz ve azizelere bağladı. Hemen üstüme alındım. Alınganlık başa bela.

Gidiş-geliş iki şeritli yollara otoban dense de zorlu Norveç coğrafyası adeta sürücülerin nezaket yarışına sahne oluyor. Ne yollarda kaza görüyoruz ne daracık yol ve tünellerden inerken yüreğimiz ağzımızda. Her anımız coğrafyanın güzelliğine şahit olan bir seyre imkân veriyor.

Gemi turları her şehirde var hemen hemen. Çünkü bütün şehirler ya bir ırmak kenarına ya da deniz kıyısına kuruluyor. Norveç fiyortları, denizle ayrılan iki dağın oluşturduğu bir vadide büyük gemi seyrü seferi ile gezinin olmazsa olmazı. Dünyanın bu en uç noktasında dağlarda Tanrısal bir işaret gibi akan şelalelerle adım başı karşılaşıyoruz. Yeşillik ve mavilikle süren güzellikler tabiatın zorlu koşullarını yumuşatıyor. Kuru kuruya bir tur değil bu. Kültürel küçük dokunuşlar fiyort ya da dağ treni turunu tarihin derinliklerine bir yolculuğa, batıdaki kültürel değerleri bugüne taşımanın vefasına şahit kılıyor bizleri.

Flamsbana dağ treni seferi var mesela. Zorlu doğada ulaşım için 1890’larda bilek zoruyla açılan tünelleri ile bir imkân sağlamış bu demiryolu. Bugün Bergen şehrine giden trenlere Myrdal’de aktarılan yolcular taşısa da turistik bir gösteri de sunuyor. Ancak ta Homeros’un Odysseia’sını, batının kültürel kaynaklanma meselesini hatırlatan gelenekleri bugüne taşımayı da ihmal etmiyor.

Norveç sık ormanlarla kaplı. Bu ormanlarda yaşayanlar, rüzgâr seslerinden, yaprak hışırtılarından ürkütücü fısıltılar işitirler. Bu doğanın sesidir belki de. Ancak onlar 7 cüceler gibi ormanlarda yaşayan kısa boylu çirkin trollere yakıştırıyorlar bu fısıltıları. Anlamsız, kafa karıştırıcı bu fısıltılar insanları korkutuyor, masallar hikayeler çıkıyor ortaya. Eski İskandinav efsane kültüründe doğaüstü varlık olan trol, dev yaramaz, kötü ve çirkin mitolojik bir tür anti sosyal canavar ama bunlar bazen cüce yaratık da olabiliyor. Günümüzde popüler sevimli trol heykelcikleri Norveç’te hediyelik eşya olarak satılmaktadır. Bu trollerde en önemli ve dikkat edilmesi gereken çok uzun burunlarıdır. Buradan yalan söyledikçe burnu uzayan Pinokyo‘yu hatırlıyoruz. Sosyal medyadaki trollerin burnu uzamasa da her yapıp ettiklerinin yalan olduğu aşikâr.

Huldra Efsanesi

Trollere benzer bir hikâye de Huldra efsanesi. Huldra, zorlu dağ yollarında, kar-kış boran altında yolculuk yapanları şarkılarla, aynı anda birkaç yerde görünerek kendine çekiyor. Buna dair benim çektiğim video profesyonel olmadığı için youtube’dan ekledim paylaşıma.Sanki Homeros’un Odysseia’sında sözü edilen Sirenler bu Huldra. Sirenler ve siren kayalıkları, ilk defa Homeros‘un Odysseia destanında karşımıza çıkar. Kopenhag’daki deniz kızı da buna bir atıftır. Masalsı güzellikte peri kızları yaşarmış kayalıklarda. Ufukta bir gemi gördükleri vakit tatlı sesleriyle şarkı söylemeye başlar, böylece namelerinin tesirine kapılan gemicileri kayalıklara çeker ve gemilerin parçalanarak batmasına neden olurlarmış. Huldra da kervanları yoldan çıkarıp kaybolmasına yol açıyor efsaneye göre.

Sirenler, çok güzel kadın yaratıklardır. Esrarengiz sesleri, en güzel şarkıları ve şehvetli inlemeleriyle erkeklerin akıllarını başlarından alırlar. Sirenler denizde şarkı söyleyerek gemicileri yoldan çıkarıyordu. Huldra da orman yolunda insanları, kervanları baştan çıkarıyor. Böylece Akdeniz’e (bugün Foça kayalıklarında bulundukları varsayılan) Sirenlere benzeyen Huldra efsanesi ile, Troya‘ya en uzak yerlerde bile Homeros’un izlerine rastlıyoruz. 

Batıdaki bu süreklilik, kültürel kaynaklarına bağlılık, geleneğin modernite içinde yeniden üretimi batının neden üstün olduğuna dair bir işaret belki de. Dinsel yönü zayıf, kiliseleri ayinden çok kültürel faaliyetlere, konserlere açılan dindarlardan çok seküler insanların yaşadığı bir ülkedeki geleneğin gücü insanı hayrete düşürüyor. (Vakti olanlar için bu efsaneyi bugüne taşıyan Norveç’ten kısa bir film ekleyeyim buraya.)

Bizde gelenek sadece vaizlerin dilinde.  Sanatıyla, kamu hizmetleri ile hayata karışmayınca tarihin tozlu sayfalarında nostaljik bir hatıra olmaktan öteye gitmiyor geleneksel hikayeler. Sirene ya da Huldra (yani kadın) dünyayı, bizleri aldatan, oyalayan hakikat yolundan alıkoyan her şeyi temsil ediyor.  Kadınlar, bir yükseliş vesilesi mi yoksa düşüşe neden olan dünyevî tuzaklar mı? Bu evrensel soru(n) her milletin en temel meselesi hâlâ. Norveç ve İsveç’te bile.  

Devam edecek…

Mustafa EVERDİ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: