İngiltere Gezisi -I-

Mustafa Everdi Kraliçe’nin memleketi İngiltere’yi gezdi ve de yazdı…

Turist kamera gibi “bakıyor” dünyaya.

Anglofil Olmak

İngiltere’ye seyahati yazmıştım bir yere. Fırsat arıyorum, tabii para da. Nihayet öyle bir imkân doğdu, ramazanın son günleri ve bayramı da içine alan bir programla. Allah’ım diyorum, misak-ı milli içinde bayram yaptım da bugüne kadar n’ooldu, başım göğe mi erdi? Bu bayramı da diyar-ı küffarda geçirsem ne var? Güneş batmayan imparatorluğun merkezinde? Dünya bir bütündür, zamana ve yeryüzüne dağılmış olan kültürlerin bir toplamıdır medeniyet. Her ne ki görmediğin bir ülke ve kültür var, bir yanın eksiktir.

İngiltere netameli bir konu. İyi yanı da var kötü yanı da. Asılırsan İngiliz sicimi ile asıl deyip kaliteye ilişkin atasözümüz de var, ince hesap yapanlara İngiliz tabancası gibi kurulur deyimi de.

Yayıncı iken İngilizler ve Türkler kitabını yayınlamıştım. İngiltere özel merak alanım. Düşmanın kalitelisi, aristokrat İngiliz soğukkanlılığı, kraliçeli demokrasi. İskoç-İrlanda  ayrılıkçı isyanları, özerklik bağımsızlık isteyenlerle bir arada yaşama, dört parçalı bir devletten imparatorluk oluşturabilme yeteneği. Hem de üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk.

Şangay’da İngiliz etkisini görmüştüm. Hong-Kong’u saymıyorum. Avustralya, Yeni Zelanda, Amerikan Kurucu İradesindeki İngiliz babalar. Hep İngiliz. Hindistan’ı yedekte tutuyorum. Bunu ayrıca yazacağım. Bir ülkeyi şirketle elde tutma vahşiliği veya uyanıklığı. Rafine bir yaklaşım da diyebilir kimileri. Osmanlı-İngiliz rekabeti, ittifakları-savaşları. Bütün bu dağarcık insanı meraklara sürüklüyor. Ve bu seyahati göze almaya.

Lugatimizde Anglofil kavramı var. İngilizsever yani.  Sözlükler “İngiliz yanlısı” diye karşılıyor. Tabii buna karşılık bir de Anglofobi var. Her melanetin altında İngiliz parmağı görme takıntısı. En avamdan profesörüne, yarım-yamalak okuyandan İngiltere’de eğitim yapmış “düşünür(!)”lere kadar uzun listeler halinde. Anglofil (İngiliz sever) ve Frankofiller mebzul miktarda ama doğunun nesnel bir gözü yok, olayları olduğu gibi resmeden. Belki aranırsa bulunur. Ben de esasen batıyı tanımak için seyahat ediyorum. Yedinci ve son oğul olarak. Yakından ve içerden bende oluşan yankısını. Bir hafta on günde ne kadar başarabilirsem.

Uzun yolculuklara çıkarken bulmayı umdukları tam olarak neydi acaba? İşe yarar bir şey olamazdı. Biraz sağduyulu olsalar, seyahat etmenin ne kadar fuzuli bir iş olduğunu anlarlardı. Manasız bir şeydi seyahat etmek. İnsanı bir işe yaradığı, anlam kazandığı, karşılığında da hayatını adayarak anlam verdiği yerden ayırır, periler ülkesine götürüp abes hallere düşürürdü.” (Salman Rüşdi, Floransa Büyücüsü)

Yerli ve millî biri olarak yurdundan ayrılma zahmetine, yorgunluklara katlandım sonunda. Salman Rüşdi’ye muhalif kalmak için. Zamanında İmam Humeyni Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri için ölüm fermanı yayınlamıştı. İnşallah dinibütün kardeşlerim de beni eleştirmez. Mübarek günlerde umre yerine İngiltere seyahatini seçtim diye. Salman Rüşdi’den alıntı yaptım diye. Şerif Mardin sağ olsaydı taşralıların İngiltere-Londra aşinalığına ve ulaştığı cürete bakarak sosyolojik bir yorum yapabilirdi. Fırat Mollaer kadar cesur olmasa da.

Halide Edip Adıvar’ın muhafazakârlığındaki Anglo-Amerikan vurgu ve Edmund Burke’den etkilenmesi bunu tasdik eder. Keza muhafazakârlığın en güçlü kalemlerinden biri olan Peyami Safa’nın yazılarında da İngiliz tipi muhafazakâr toplumsal değişim vurgusu kolaylıkla takip edilebilir. (Mollaer, Modern Epistemik Cemaatin Üyeleri: Kemalizm ve İslamcılık Karşısında Türk Muhafazakârlığı, Muhafazakârlığın iki Yüzü, s. 126 vd.)

Adil Yaklaşıyor İngiltere Vize İsterken

İngiltere adil bir ülke; hiçbir pasaport ayırmayıp vize istiyor: Bordo, yeşil, kırmızı. Hatta İngiltere ziyareti yapacak vekil ve bakanlardan dahi.  Başka ülkelere seyahatlerde insan komplekse kapılıyordu; yeşil pasaportum yok diye. Gümrüklerde uygulanan ayrıcalık, vize masrafı,  parmak izi yorgunluğu filan.  İngiltere kimseye ayrımcılık yapmıyor.

İngiltere için Ankara Sheraton otelinde hizmet veren özel şirkete teslim ediyorum belgeleri. Elbette benim gibi güzide TC vatandaşına vize veriyor İngiltere. Turumuz İngiltere’yi baştanbaşa, -dört başı mamur- kapsamlı bir gezi. Yusuf Kaplan’a kalsak İngiltere veba bile bulaştırır, doğululara. Nasıl bir veba ise ben de hastalanayım diye üste para vereceğim anlaşılan. Karl Mainnheim’in dediği gibi ‘insanın toplumsal temelleri değişince, düşünce tarzı da değişiyor.’ Benim hangi temelim değişti bilmiyorum ama kendi gözlemim olmayan hiçbir (ön) yargıya prim vermeyeceğim kesin. Yalnız batıya bakışta daha nesnel bir görüşe ulaştım, değişen bu.

Ramazan ayıydı. Ramazan boyunca günlükler yayınlamıştım facebookta. Ne külliyeden ne de devlet-i âliyeden iftar daveti aldım. Alev Alatlı değilim ki sonuçta.  Hayır, davet beklediğimden değil. Kıymetimi bilsinler beklentisi. Beni de ana doğurdu. Güzide vatandaş olmanın getirisi olmalı. Var mı? Marifet iltifata tabi olmayınca kalbim kırıldı. Bari kendimi taltif edeyim, dedim, İngiltere gezisi ile. Kraliçe daha lütufkâr diyorlar.   Öz devletin sana itibar etmiyorsa sen kendini ödüllendir. Kaldı ki İngiltere ödülü, bize İslamcılık olarak dönebilir her zaman. Geçmişte olduğu gibi.

Brexit dönemiydi.  Kraliçe sterlinlerini erken almıştım, 4.28’den. Brexitle 3.80’e kadar düştü. (Uzun vadeli devalüasyonu buradan da anlıyoruz TLsındaki)  Parayla aramın iyi olmadığı buradan da belli. AB’den çıkabilirdi İngiltere ama benim ilgi alanımdan değil. Bu nedenle kendimi kraliçenin beş çayına davet edilmiş sayıyordum.  Ramazanın son günlerinde vuku bulacak bu davette kibarlık mı yapmalıydım çay içerek. Yoksa niyetliyim diye onları da oruca mı zorlamalıyım? Seferi olmak da vardı işin içinde. Ruhsata başvurmak da. 90 km.de bu kolaylık varsa, neredeyse 3-4 bin km. de ruhsat epeyce genişler zaten.

Mujik miyim Aristokrat mı?

Kraliçenin ülkesine giden birini elbette evinden UBER aracı alacak, havaalanına taşıyacak. Mujikler gibi toplu taşıma ile gitmek olmaz. Limuzinle nikâha giden damat duygusu yaşamak bu gezide nasip oldu. Her ne kadar İngiltere’de bir gelin beklemese de bizi.

Tura hazırlanırken idare edecek çakma adidas yağmurluk almak cimrilikti tabii. Bir kere ancak giyebildim. Markadan anlayanlar arasında fasonla dolaşmak ne mümkün. Utancımdan bir daha giyemedim. İnsan hem yaşlı hem muhafazakâr olunca çula-çaputa para harcamaya korkuyor. Bir, halkımız ev-otomobil alırken elini korkak tutmaz; iki ben yurtdışı gezisi olunca müsrif bir ruha kapılıyorum, nedense.

İngiltere yağmurlarla sürekli kaprisini benim üstümde de denedi. Yoldaşlarım orta-üst sınıftan insanlardı. Anında anlıyorlar çakmayı. Ben aralarına karışmış mujik miyim? Değilim elbette. Londra’da markalı bir mont alarak kapatmaya çalıştım aradaki sınıfsal farkı. Üstelik kapanıp açılan kapüşonu bile vardı. George Orwell gibi beş parasız gidemezdim Londra’ya. Paracıkları harcarken cimrinin yüreğine otursa da katlanacaktım artık. Her zaman söylerim kültür pahalı ve zahmetli bir yatırım. Cimrilik sökmez.

Esenboğa’dan saat 7.00’de İstanbul’a uçtuk önce. Oradan 10.30 da Londra’ya.

Artık sizleri bu ada cumhuriyeti’nden, diyar-ı küffardaki ramazan, oruç etkinliklerinden ve müslümanlara dair gelişmelerden haberdar kılacağım. Fırsat bulur, duhul edebilirsem İngiliz aristokratların sakin ve soğukkanlı görüşlerinden. Londra‘dan, Liverpool, Galler, Edinburg, Belfast ve Dublin‘den. Şehir ve kırlardan. S. Beckett‘in beklediği Mehdiden, Londra‘nın çılgın kalabalığından, Leopold Bloom‘un 16 Haziran Dublin yürüyüşünden. Cardiff‘in kırlarından. Dickens’ın yoksul mahallelerinden ve Adam Smith’in iş bölümü teorisinin yansıdığı zengin hayattan.

Niyet Başka Gerçek Başka

Sosyal medyada bu sözü verdim ama o kadar kolay olmayacak sanırım. Her şeyi anlatma sözüm üzerine doğan beklentileri karşılamak. Montaigne, “Biri size Notre-Dame’ın çanlarını çaldınız derse, önce İngiltere’ye kaçın, aranıza denizi koyun, sonra mücadelenizi yapın” dermiş. (C. Meriç)

Ben Türkiye’den kaçmadım, bir özgürlük mücadelem de yok. Anglofobil ve anglofillerin söylediklerini kıyaslayıp kendime ait bir görüş-kanaat edineceğim, İngiltere hakkında. Turun müsaade ettiği kadar. Gezidekilerin ek ücretler ödeyerek ekstralara katılma iradesi doğarsa ve sayı turun istediği rakama baliğ olursa. Mesela turda Snowdania Milli Parkı-Stonehange ekstrasından vazgeçildi. Böylece Stonehange’in taşlardan oluşan takvim mi, ibadet merkezi mi yoksa dünya dışı varlıkların dünyaya geliş-gidiş noktası mı? Gözlemleyip karar vermekten mahrum kaldım. Böylece uzaylı tanrılar tartışması benim fikrim olmadan sürecek. Görebildiklerime ilişkin düşüncelerimle yetineceksiniz yani. Stonehange’nin kerameti neden XVII. Yüzyıldan sonra etkisini gösterdi İngiltere’de? O da ayrı bir tartışma konusu. Bu yüzyıldan sonra İngiltere’ye Tanrının eli dokundu adeta. Tutmak ne mümkün İngilizleri? Doludizgin bir koşuyla, hala etkilerini yaşadığımız şekilde dünyayı değiştiren atılımlar yaptılar. Buhar makinesi ile sanayide, düşünce/felsefede, siyaset ve ekonomide, coğrafya ve keşiflerde, emperyal vizyonda büyük düşünürler yetiştirdiler. Sanatçı ve edebiyatçılar…

Londra

Saatlerce uçmuşuz. Heatrow hava alanına iniyoruz. Bireysel gelenler gibi Londra’nın merkezine tren ya da metro ile ulaşma derdimiz yok. Tur otobüsü bizi alacak.

İlk şok Gümrük’te geliyor başıma. Kırmızı ceketli bir zenci dış hatlardan gelenleri bankolara yönlendiriyor. (Çocuklukta okuduğumuz Çelik-Bilek çizgi romanındaki kırmızı ceket geldi ilk aklıma- çağrışıma bak. Hafızada hiçbir şey kaybolmuyor. Tetikleyici ile karşılaşana kadar, uykuda bekliyor sadece) Ancak bu kırmızı çeketliye Çelik Bilek bile merhametli davranırdı. O kadar yardımcı oluyor insanlara. Yabancı olan bizlere hem de. Avrupalılar gibi ‘Other’ kapılarında süründürmüyor. Sırasıyla bankolara yönlendiriyor o kırmızı ceketli mihmandar. Bankolar Milletler Cemiyeti gibi. Hintli, zenci, beyaz, Pakistanlı, başörtülü memurlarla çok milletli (engin hoşgörülü) bir devlete giriş yaptığımızı anlatıyor. Âdeta kör gözüm parmağına. Ya da emperyal uzak görüşlülüğün, devlet olmanın bilinci ile hareket eden engin hoşgörü önümüzde gerçek bir sahne.

Londra kozmopolit bir şehir. Her imparatorluk başkenti gibi.  Avrupa’da beyaz ırk olmayanların çoğunlukta olduğu tek şehir. Paris bile yetişemez Londra’ya bu konuda. 350 bin Türk yaşıyor(muş). Hindistanlı (ve Pakistanlı)  daha da çok.  İngilizlere yan bakanları haklı kılacak tarih geride ama bütün doğuluları “aşağı” gören yaklaşım halen devam ediyor mu? Anlamak zor değil. Paralı olanlar için Londra şuh yüzünü sunuyor, parasız olanlara gaddar yüzünü. Adeta paralı doğululara kiraya verilmiş Londra. Paran varsa kralsın Londra’da. Soyluluk bile satın alabilirsin. Her şey emrinde. Sefilleri oynuyorsan Dickens’in romanına konu olmaz, sana  bir iş bulur İngiltere. Daha da yeteneksiz isen bir meslekten mahrumsan sosyal yardımlar girer devreye. Yaşayan son sosyalist devlet de diyebilirsin bir yönüyle İngiltere’ye.

Antropoloji İlkellere Sosyoloji Gelişmişlere

Büyük düşünür James S. Mill, Hindistan tarihi üzerine yazdığı eserinde Hindistan’a doğru yola çıkan imparatorluk kadroları için tüyolar veriyordu: “Atalarımızın kaba samimiyetine” karşılık, “Hindu’nun o cilalı dış görünümünün altında yaradılıştan gelen genel bir hilekârlık ve sadakatsizlik vardır.” Mill, kaleme aldığı bu “İngiliz Hindistan Subayının İncilinde,” aynı zamanda, bazılarının Hintlileri ve Hinduları “yüksek uygarlığa sahip bir halk” olarak görmelerine karşılık, kendisinin “bu insanların aslında uygarlığa doğru ilerleyişin olsa olsa ilk birkaç adımını attıklarını”  “Çinlilerinki, Perslerinki ve Araplarınki neyse bunlarınki de aşağı yukarı aynıdır” ve diğer “alt uluslarınki, Japonlarınki, Cochin Çinlilerinki, Siyamlılarınki, Burmalılarınki, hatta Malaya ve Tibetlilerinki” kadar aşağıdır.

Geçmişten gelen aşağılık olma dayatmasına karşı duyulan rahatsızlığın bugünkü önceliklerimize egemen olduğu bir yaşamı sürdürmek, insanın kendisine haksızlık yapmasından başka bir şey değildir. Çok sayıda küresel fikrin (örneğin demokrasi ve bireysel özgürlük fikirlerinin) “Batıya özgü fikirler” olduğu biçiminde yanlış bir kanaat uyandırarak, bunlara karşı beslenen gereksiz düşmanlığı teşvik etmiştir; (2) dünyanın entelektüel ve bilimsel tarihine ilişkin çarpıtılmış yorumlara katkıda bulunmuştur.”  (Amartya Sen)

Daha yolun başında çelişkiler içindeyim. Kibirli İngiliz’in ülkesinde ne olumsuzluk varsa onu mu göreyim yoksa güzelliklere yönelip hayran mı olayım? Nesnel olmaya çalışarak belki atlatırım bu çelişkiyi.

Londra’ya geldik. Klasik ile modernin bu kadar iç içe geçtiği başka bir şehir bulmak ne mümkün? Bir an ortaçağdasınız, bir an uzay çağında. Yeşili bol bir şehir.  Müzeleri de. Gece hayatı konusunda Londra’ya yetişen hiç bir şehir yokmuş. Benim bu taraklarda bezim olmadığı için bunlar rehberin iddiası olarak kaldı benim için.  Yalnız Soho ilgimi çekti. Tabiatın kendini savunma mekanizması olarak. Sırası gelince anlatırım.

Soyluluk Satın Alma

Soyluluğun tevcih edilmesiyle; gerek herhangi bir biçimde hak etmeyle olsun, gerekse soylulaşmak için belirli bir miktarda paranın ödenmesiyle İngiltere‘deki soyluluğu, dar anlamda yalnızca Nobility oluşturmaktaydı. Nobility, esasen Tudor‘ların yönetime gelmesiyle doğmuştur, tam olarak VIII. Henry ile. Gül Savaşları‘ndan sonra eski ailelerin sayısı 29’a kadar düşmüş, kalan ailelerin çoğu da kısmen saf dışı kalmış, zayıflamış ve yoksullaşmıştır. VIII. Henry ilk olarak bu eski aileleri tekrar iktidar ve zenginliğe taşımıştır (böylelikle de onları, o andan itibaren tartışmasız egemenliğine tabi kılmıştır). S.36 Eski ailelere mensup zenginlerin yerleri, VII. ve VIII. Henry ile başlatılmış olan atamalarla tekrar tekrar sağlama alınmıştır. Ve eski soylularla tamamen bir tutulan bu yeni soyluları (Peers) kral bütün ileri gelenler arasından, en çok da zengin burjuvalar arasından seçmekteydi. Hatta I. Jacob asalet bile satmıştır. (Werner Sombart Aşk-Lüks ve Kapitalizm)

Ben ucundan İngiltere’yi tanımaya gelmişim. Soyluluk satın alacak param da yok niyetim de. Yoksa bu saatten (yoksa yaştan mı) sonra soylu olmak için para ödemek aklımdan geçmez. Biz tevarüs etmeyen bir asaleti taşıyoruz içimizde. Gizli de olsa. Yalnız İ. Özel arada açık ediyor bu sırları, doğru değil.

Kurtarın Despotizmden Londrayı!

Benim gördüğüm Londra, kitaplarda yazılana benzemiyor. Yalnız okuduğum bütün o kitaplardan sonra asıl fark Gotik bir ortaçağ teması ile Dickens’vari bir tema arasında salınması Londra’nın. Modern bir şehri ister istemez esrarlı bir gerçeklik tülü ardından seyrediyorum.

A. Londra’yı sevemedim, diyeceğim yalan olacak. Faşizm, despotizm, totaliterizm almış yürümüş, şehir bitmek üzere desem iftira.

1. Ülkeye girişte, pasaport gümrük memurlarının Zenci-Hintli-hatta başörtülü Müslüman dâhil- çeşitli din ve milliyetlerden oluşmasından

2. Londra‘da herkesin dinini ve milliyetini serbestçe ifade etmek, yaşamak gibi bir özgürlüğe sahip olmasından.

3. İnsanların sadece Hyde Parkta değil her yerde düşüncelerini özgürce ifade edebilmelerinden.

4. Hatta İngiltere’nin aslında iç içe geçmiş dört ayrı devletten oluşmasından (İngiltere, Great Britanya, United Kıngdom ve İrlanda Cumhuriyeti)

5. Âdeta adayı oluşturan Milletler’e kendini ve Devleti’ni (Galler, İskoçya, İrlanda) ayakta tutma hürriyeti veren geniş özerklik uygulamasından.

6. Londra‘da Müslüman bir belediye başkanı olmasından.

7. Arap-Hint-Türk… dünyanın her yerinden müslümanlara kucak açmasından. -Özellikle zengin olanlar öncelikli elbette- Onlar da sonradan görme görgüsüzlük içinde sürüyorlar gürültü-pahalı arabalarını.

8. Sistemin tıkır tıkır işleyen özgürlükçü yapısından.

9. Devletin silahı bile olmayan coplu polisler eliyle derinden otoritesini sürdüren kadife eldiveninden.

Sigara içecek yer yok buralarda. Sokaklarda bile özgür değiliz. Nadiren rastlanan “Smoking area” denilen yerlerde sigara içip diğer alanlarda yüksek cezalar verilmesi, işkence geliyor insanlara. 

Anlaşılan Batının sağlık fetişizmi Sigara’yı ötekileştirmiş. Pakete el atınca canlı bomba gibi mevzilere geçip silaha sarılacaklar nerdeyse. Dünyanın bütün günahlarını sigaraya yüklemişler. Ben de günahkârım, bütün suçları üstleniyorum. Gümrükten geçip otobüse doğru giderken sigara yakarak ilk suçumu işledim işte.

Havaalanından çıkarken ‘sağa bak’ diyor zaten. Bize de ‘sağdan git, para bulursun’, derlerdi. İngiltere ile aynı görüşteyiz yani.

Disiplin ve İtaat

Rehberimiz uyarıp duruyor. “Aman sevimli bir çocuk görürseniz dokunmayın, taciz sayar, tutuklarlar bile.” Onun yerine sarhoş bir kadına sarılmak daha risksiz. İngiltere’de kadınlar erkeklerden çok içki tüketiyormuş. İçince sapıtıyorlar elbette. O zaman gel omzumda ağla diyebilirsiniz. Tabii İngilizceniz yeterliyse.

Bürokrasinin gücü nasıl anlaşılır? Memurun yanına gelen misafirler, mesaiyi kaynatmasına izin veriyorsa boş ver o ülkeyi. Misafirine bir dakika bile zaman ayıramıyorsa işte orada bürokrasi güçlüdür. Elbette İngiltere böyle bir ülke.

İngiltere’de devletin gücü ve kamu otoritesi “hiçbir suç cezasız kalmaz” anlayışında saklı. Trafikten bütün diğer suçlara kadar. Kamu otoritesi her ihlale mutlaka ceza geleceği korkusuyla sağlanır. Otobüsün takometresi şoför odasına (şirketine) oradan polise gider. Kurallar belgeli takoğraf şeridi üzerindeki zikzaklardan izlenir. Rehberimiz bizi bilinçlendiriyor, bindiğimiz otobüste.

İngiltere niye büyük ülke? İngilizler neden önemli? Dünyanın merkezi kendileri. O derece ki ilk meridyenin geçtiği Greenwich Londra yakınlarındadır.  Trafiği sağdan akar, diğer milletlerden farklı. Ağırlık, uzunluk ölçüsü her şey İngiliz’e özgü. Bu ne geniş bir hayal (üretim-icat) kafası. Dünyaya İngiliz tarzı nizam vermek için donanımlı olma çaba ve emeğinin sonucu tabii.

İçilmesi serbest olan alanda zıkkımlanıyorum. Daha ilk adımda ceza yemeye niyetim yok. Dublin olsa neyse. Sigarayı her yerde içebileceğin Dublin, kaliteyi temsil eder ve sanatçı şehri olduğunu gösterir. Yeter ki bir şeyler yaz-oku-düşün gerisi önemli değil, engin hoşgörüsünü sunar size. Zamanı gelince anlatırım.

Londra’dayız.  O halde sırasıyla anlatalım.

Devam edecek…

Mustafa EVERDİ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: