“Her Bir Şey Yahşı Olar”

Mehdi Genceli yazdı…

Hazret-i mahdum beş yıldır yüzme okuluna gidiyor…

O artık kazandığı sekiz madalyayla ulusal çapta bir dünya şampiyonu!

İlk başlarda mahdumu kursa ben götürürdüm. Çalışmalar yaklaşık bir buçuk saat sürerdi. Hazret derste iken ben civardaki kuytu bir kafede bir saat kadar kitap okuyup veya telefonda eşelenip antrenmanın bitmesini beklerdim. Program yoğundu. Haftada en az beş gün, beş akşam, mahdum havuzda, ben kafede… Çocuk yetiştirmek zor tabii. Öyle saldım çayıra Mevla’m kayıra anlayışıyla olmuyor bu iş.

Kafenin tütün içilen ve içilmeyen iki salonu vardı. Tütün mamullerine şiddetle muhalif olduğum için benim yerim dumansız taraftı tabii ki. Kafeye girer girmez köşede gözüme kestirdiğim tenha koltuğa kurulur, kitabımı açıp çay söylerdim. Zamanla mekânda tanındım ve çaylar kendiliğinden gelmeye başladı. Hatta hangi aralıklarla çayın, kaçıncı çaydan sonra kahvenin gelmesini de öğrenip rutine bağladılar. Sen sus da gözlerin konuşsun misali, ben bir şey söylemeden çaylar geldi, kahveler gitti… Bu sayede ben de dikkatimi dağıtmadan kitabıma veya telefonuma odaklandım. Malum, telefon işlerinin mühim olduğu meşhur-i cihandır. Tek rahatsız edici tarafı, insanın midesine kramp sokan dangır dungur müzikleri… Batının geri kalmış müziklerini niye pazarlıyorsunuz arkadaş? Milli şarkılarımıza kıran mı girdi? Açsanıza Ferdi Tayfur’dan “Sabahçı Kahvesi”ni, Müslüm Baba’dan “Yıllar Utansın”ı da ruhumuz cilalansın. Çay içiyoruz şunun şurasında, viski zıkkımlanmıyoruz. İllâ Batıdan çalacaksan bari Cher çal, Bryan Adams, Eros Ramazzotti, hiç değilse Gipsy Kings çal. Çalarken ucuza talim etme bari. Büyük çal ki aferin desinler.  

Bir akşam çalan müzikler arasında farklı ama tanıdık bir ses duydum. Azerbaycanlı sanatçı otomatiğe bağlamışçasına durup dinlenmeden “her bir şey yahşı olar” diyordu. Şarkı hoşuma gitti doğrusu. Hem hareketli hem eğlenceliydi. Ver coşkuyu türünden bir parçaydı. Bir ara az kalsın kalkıp dans edecektim. Zor frenledim kendimi.

Ertesi gün bu şarkı yine çaldı.

Bir sonraki gün yine…

Sonra yine…

Bu kez bilinçli bir tüketici olarak kafeye girdim ve artık adıma tescillenmiş olan özel koltuğa oturdum. İnce belli bardakta çay geldi. İkinci çay geldiğinde malum şarkı başladı.

Bir sonraki akşam… Çay geldi, 15 dk. sonra ikinci çay… Akabinde yine o şarkı…

Bir sonraki gün program aynı şekilde devam etti…

Artık şundan emin oldum. Ben kafeye girdikten 15 dk. sonra, ya ikinci çayın gelişi şerefine ya da şahsıma kurulan bir tuzak nedeniyle o şarkı başlıyordu. Endişelenmeye, tedirgin olmaya başladım ama şarkı, merak etme “her bir şey yahşı olar” diyordu.

Bu ne iştir, arkadaş! Burası bir laboratuvar mı yoksa? Beni denek olarak mı kullanıyor bunlar?

En son dayanamadım, patronun odasını bastım:

  • “Beyefendi, beni tanıyor musunuz, nereli olduğumu biliyor musunuz?”
  • “Hayır, efendim, tanımıyoruz, nereli olduğunuzu, kim olduğunuzu da bilmiyoruz. Sadece her akşam geldiğinizi, uslu uslu bir köşede oturup çay içtiğinizi ve yalandan kitap okuduğunuzu biliyoruz.”
  • Peki, neden ben buraya geldikten 15 dk. sonra hep aynı şarkıyı açıyorsunuz?
  • Sizinle bir alakası yok, beyefendi. Bizim bir Azeri müşterimiz var. O her akşam kafemize gelip nargile içiyor. Muhtemelen işten çıkıp geliyor. Bize de “ben geldiğimde mutlaka bu şarkıyı açacaksınız” diye talimat verdi. Şarkı dolayısıyla da fazladan para ödüyor bize. Yoksa siz de mi Azeri’siniz?
  • Demek öyle ha. Tamam, anladım şimdi, affedersiniz. Peki, ben Azeri’ye benziyor muyum?
  • Benzemiyorsunuz da, siz sorunca öyle sandım.
  • Ben Azeri değilim, efendim. Dağıstan Türklerindenim!

Nargile içilen salona geçtim. Bağdaş kurarak oturduğu üçlü koltuğu tek başına dolduran mafyamsı bir tip, fokur fokur nargile tüttürüyordu.

… 

Dün Bakü’den ağır bir misafirim vardı. Buluştuk, yoldaş olduk, şehr-i İstanbul’u seyre çıktık. Gezdik, dolaştık biraz. Ağır misafir yorulunca taksiye bindik. Gideceğimiz mesafe epey uzaktı. Devreye malum İstanbul trafiği girince sıkıldık, kendi şivemizde sohbete başladık. Fikir mübadelesi yaptık, tartıştık. Memleket kurtardık. Hükümet kurduk. Demokrasi getirdik. Enflasyonu düşürdük. Sonunda ahiret konusuna geçtik. Amel defterini açtık. Günahları, sevapları kantara çıkardık, tarttık. O da ne! Sevap kefesi kalbimiz gibi tertemiz, bomboş. Günah kefesi lebalep, dolup taşıyor… Korktuk, “eyvah” dedik!

  • Şoför bey, biz karar değiştirdik, lütfen bizi Tövbe Kapısına götür. Acil olarak, hemen…
  • Abiler, bu trafikte Edirne Kapısı’na gidemiyoruz, Tövbe Kapısı’na nasıl gideyim? Tövbe Kapısı açık görünüyor ama yolu kapalı… Gidemem oraya, kusura bakmayın. Hem siz Azeri değil misiniz? Azeriler ahiretten korkmaz ki… Boş verin, üzülmeyin. “Her bir şey yahşı olar!” Durun size bir müzik açayım hele…

Akabinde taksinin salonunu “her bir şey yahşı olar” şarkısının şen ve oynak sedaları doldurdu.

İleride mahduma “bak evladım, seni iyi yetiştirmek için ne çilelere katlandım, biliyor musun” diyeceğim. Anlar mı bilmiyorum. 

Mehdi GENCELİ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: