Aşura, Muhallebi Bayramı Değil

Muaz Ergü yazdı…

Bugün Muharrem ayının onu. Günlerden Aşura. “Büyük Kefaret Günü”… Günlerden bir gün, takvimlerden yırtılıp atılan bir yaprak değil o gün. Kimileyin insanlığın yükseliş destanına, kimileyin de derin trajedimize tanıklık eden bir gün.

İnsanoğlunun yeryüzü serüveninde en sevindirici ve en kahredici vakalar Aşura Günü vuku bulmuş. Âdem Baba’mızın tövbesi o gün kabul görmüş Yüce Divan’da. İbrahim’e (a.s) ateşi gül eylemiş Mevla. Yakub’un gözlerini kör eyleyen ayrılık o gün son bulmuş. Eyyub’un sabrı o gün karşılık bulmuş. Kardeşimiz, dostumuz Nasıralı İsa Nebi o gün doğmuş. Rahman ve rahim olanın inayeti, teveccühü… İnsanın yüce ruhu o gün şahlanmış.

İnsanın o yüce ruhuna galebe çalan, balçık yanının, bütün kötücüllüğünün geminden boşanmış bir kısrak gibi dörtnal koştuğu nefsinin ve hırsının esiri olduğu “Kerbela Faciası” da o gün gerçekleşmiş. Hatemü’l Enbiya Muhammed’ül Emin’in emanetleri, sevgili torunları, Ehli Beyt’in mazlumları Yezit’in iktidar hırsına, makam sevdasına Kerbela’da kurban verilmiş. Hüseyn, Büyük Kurban… İnsanlığın haysiyeti, özgürlüğü uğruna adanmış büyük adak. Hani Peygamberler Şahı “Hasan ve Hüseyn, benim dünyada kokladığım iki çiçeğimdir.” demişti. İşte o çiçeklerden biri Hüseyn, Kerbela’da günlerce susuz bırakılarak solduruldu ve solgun bedenine yüzlerce ok ve kılıç darbesi saplanarak şehit edildi.

Kerbela. Büyük trajedi. Ne dersek diyelim, neresinden bakarsak bakalım yakıcı bir durum. Yürekleri pareleyen… Aklın ve vicdanın ne yapacağını bilemeyeceği bir şey. Burası bize insanın iktidar için, güç için nasıl çılgınlaşacağını göstermiştir. Güç için, güç uğruna kitlelerin hakikatin yanında değil, güçlünün yanında yer alacaklarını bir kez daha gösteren bir örnekliktir. Kufeliler, Hz. Hüseyn’i önce davet ettiler, yanındayız dediler, sonra da Yezit’in yanında Ehli Beyt’e kılıç salladılar. Ve Hz. Hüseyn için ilk ağlayanlar da bunlardı.

Kerbela zulme, güce, iktidara başkaldırının, cesaretin zirvesidir. Hz. Hüseyn Kufe’ye giderek bize direnişin yüceliğini gösterdi. O, risk almaktan kaçınmayan fıtratıyla her şart ve zeminde zalimden hesap sorulabileceğini gösterdi. İnce siyasi manevralarla, gizli mutabakatlarla, el altından anlaşmalarla konumunu meşrulaştıracak, statükoyla ortak olacak bir yolu izlemedi. Onun tercihini iyi anlamak gerek.

Muharrem’in onu. Aşura günüHer şeyi sulandıran, anlamından, bağlamından koparan modern zamanlar, Aşura gününü de bir tüketim nesnesine indirgeme gayretinde. Bol bol Aşura tatlısı yaparak, yaptırarak pazarlama niyetinde. Sanki o gün, içinde çok derin manalar barındırmayan, büyük sevinçlere, yakıcı üzüntülere sahip olmayan bir şeymiş gibi. Âdeta o günün manasıyla günümüz insanını bir araya getirmemek söz konusu. Aşura ya aşırı duygulanımlarla ya da tamamen mekanik bir yeme içme havası içinde değerlendiriliyor. Kendi gerçekliğinden kopartılarak, yeniden yorumlama söz konusu. O gün meydana gelen ve insanoğlu için çok önemli, elzem olaylar hatırlanmamaya çalışılıyor.

Aşura günü, ne folklorik bir öğe ne de tatlı yapılıp dağıtılacak bir gün. Tarihin ve talihin derinliklerinde yoğun bir tefekküre dalmanın günü. Kerbela, insanlığın sınırlarının bilinmesi açısından önemli. İnsanlığın bitmişliğini göstermesi noktasında… Ahsen-i takvimle esfel-i safilin arasında salınıp duran insanın yapıp ettikleriyle nasıl esfel-i safilin kuyusuna yuvarlanacağını görmek bağlamında üzerinde durulması gerekir.

Aşura günü insanın yalnızca sevinçten, varlıktan, vuslattan ibaret olmadığını gösterir. Üzüntünün, hüznün, matemin vazgeçilmez bir insanilik olduğunu hatırlatır. Kerbela matemi, Hüseyn’in şehadeti…

Tarihteki her olay yaşanıp bitmiş bir olay değildir. Bazıları bütün canlılığıyla yaşar, hayatiyetini korur. Kerbela Faciası da böyle. Bunca geçen zamana rağmen halen diri. Çünkü orada kurucu bir felsefe var. Hüseyn’in başkaldırısı bir kurucu felsefenin sonucudur. Bu noktayı çok iyi düşünmek lazım.

Aşura yalnızca muhallebi yeme bayramı değil!..


Mağlupların Efendisi: Hz. Hüseyin…

“Düştü Hüseyn atından Sahrâ-yı Kerbelâ’ya/Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâya” diyordu Kâzım Paşa yüreklerimizi dağlayan mersiyesinde. Mah-ı Muharrem’de bir Aşura günü düşmüştü Hüseyn atından Sahrayı Kerbelaya. Bu nasıl bir düşüş ki bir daha kalkamadık… Bu öyle bir düşüş ki yürekler yangın yeri, zaman zembereksiz, vakit ritimsiz, yeryüzü darmadağın… Bulutlar sarhoş, turnaların kanadı kırık, arşı ala gamdan bir diyar.

Hüseyn’in kanı akar Kerbela yazılarına. Kanı Kerbelaya… Divaneye dönmüş kuşlar kanat çırpar çaresizliğin göklerinde. Ehl-i Beyt’in masumları kırılır susuzluktan. Sular sızlar… Sular ağu… Ağular su… Bir Şam-ı Garibanda ağlar Fırat. Fırat sinesin döver her Muharrem. Gözyaşından akar dünyanın bütün ırmakları. Bütün ırmaklar kandan, gözyaşından…

Mağlupların efendisi, büyük kurban Hüseyn’in, Yezit’e ve dâhi avanelerine başkaldırısı aslında saltanata, kurumsallaştırılmış dine, organize siyaset simsarlığına karşı bir başkaldırıydı. Biteviye sürüp gelen siyasi ayak oyunlarına, güce, statükoya derin bir isyan. Hüseyn, iktidar hırsıyla yanıp tutuşan, yeryüzünde kazanmaktan başka marifeti olmayan, kazanmak için her şeyi meşrulaştıran siyasi akla karşı imanın, insanlığın, mağlubiyetin, şerefin ve haysiyetin temsilcisiydi. Yezit iktidar peşinde Hüseyn İslam

Statükoya, Emevi diktasına biat etmemişti Ali’nin göz nuru. Yezit, Medine’ye tehditler yolluyordu Hüseyin’in biat etmesi için. Hüseyin, boyun eğmedi zulüm mekanizmasına. Medine’de Müslüman kanı akmasın diye Kûfe’ye doğru yola çıktı. Çağırmıştı Onu Kufeliler. Beraberiz demişlerdi. Beraberiz demişlerdi ama onlar da baş eğmişti güce, saltanata. Bir başına bıraktılar Peygamber torununu. Yapayalnız… Hüseyn, bile bile mağlup olacağı bir yolu seçmişti aslında. Âdice kazanmanın, hileyle iktidar olmanın lanet olası yanını görmüştü. Direnmekti aslolan, mağlubiyetten büyük zaferler inşa etmek.

Kerbela Çölünde, bela ummanında binlerce kişilik düzenli orduya karşı silahsız, zırhsız yetmiş iki adanmış. Yetmiş iki iman fedaisi. Hüseyn’in can yoldaşları… Eşi, dostu, bacısı, oğlu… Kundakta çocuklar… Açlık, susuzluk, ihanet hepsi vardı burada. Ehl-i Beyt’in mazlumlarına akıl almadık işkenceler. Kalemin yazmaya hicap ettiği densizlikler. Kerbela bir çöl değil, bir imtihan meydanıydı. İnsan olmanın ve zalim olmanın sınırlarında dolaşan bir imtihan. Susuzluktan dudağı çatlayan kundaktaki bebelere su yerine ok fırlatıp mazlum kanının akıtılmasıydı Kerbela. Bela üstüne bela… Tarihin üzerine bir büyük utanç gölgesinin düştüğü yer. Bir iman destanının da yazıldığı yer aynı zamanda.

Kerbela’da son gece hüzünlerin en deriniyle sarmalanmıştı. Gece baştan ayağa keder ve ayrılık nameleriyle inliyordu. Ayrılık vaktini işaret ediyordu Hüseyn. Gözyaşları suluyordu çölün çatlamış bağrını. Hüseyn’in gözyaşları… Sabah olunca zalimler kılıç darbeleriyle yere saldılar Hamse-i Âli Aba’yı. Yere serdiler Peygamberin emanetini. Gece gözyaşlarının suladığı çölü şimdi kanı suluyordu. Hüseyn’in başsız gövdesini kızgın güneşin yakıp kavurduğu Kerbela Çölü’ne bıraktılar. Cennet gençlerinin efendisini bıraktılar kıpkızıl çölde. Ne var ne yoksa yağmaladılar. Yağmaladılar enbiya’nın mirasını.

Cahiliye döneminde bile kan akıtmaktan imtina edilen haram aylarda aktı Hüseyn’in kanı. Hem de akıl almaz işkencelerle. Gâvurun, gâvura yapmayacağı zulümle. Kendi saltanat mekanizmasını, kan emici mekanizmasını sağlamlaştırmak için kanını akıtmış Yezit, Hüseyn’in. Hüseyn, mağlupların efendisiydi. İhanetlerle taçlanmış bir galibiyetin yeri yoktu onun kitabında.

Hüseyn’in şehadetinden beridir değişen bir şey yok aslında. Kerbela’da akan kan dinmedi, dinmiyor. İçimizdeki Yezitler ve onların uzak ve yakın bağlantıları, emperyalistler kan gölüne çeviriyor topraklarımızı. İhanet edenler yine ihanet içinde. Ölenler şerefiyle ölüyor.

Kerbela, bir davettir tüm vicdanlara, vicdanı olanlara. Hüseyn, bir mitolojik malzeme ya da kültür figürü değil. Zulme, tuğyana isyanın adıdır O. Direnmektir ölümüne…

Selam olsun Hüseyn’e!…   

Muaz ERGÜ  

Aşura, Muhallebi Bayramı Değil” için bir yorum

Kendininkini ekle

  1. oldukça mühim konu, bir zaman alevi bir dost ile alevi deyişleri üzerine sohbet ederken “türkü barlarda bir eğlence unsuru” olarak alevi türkülerinin çalınmasından mekansal bir rahatsızlık duyduğundan bahsetmişti. Zira algısal açıdan kültürümüzün anlamları bu şekilde törpüleniyor diye bahsetmişti. bu vesileyle anımı paylaşmak istedim. güzel bir yazıydı, elinize sağlık.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: