Tanrı’yı Şehre Çağırmak Mı?

Gürgün Karaman yazdı…

Yasin Suresinin 13-28. ayetlerini kapsayan pasajda adı belirtilmeyen bir şehre iki elçi gönderilir. İlk iki elçi yalanlanınca bu elçiler, üçüncü bir elçi ile daha desteklenir. Bu elçilere iman etmiş olan bir adam şehrin diğer ucundan koşarak gelir ve kavmine, elçilere iman etmeleri gerektiğini söyler. Konu ile ilgili ayet mealleri şu şekildedir:

[“Onlara, elçilerimizi gönderdiğimiz o şehir halkı[nın hikâyesin]i örnek olarak anlat. Biz onlara iki elçi gönderdik, ikisini de yalanladılar; bunun üzerine [onları], üçüncü biri ile destekledik ve bu (elçi)ler, “Bakın, biz [Allah tarafından] size gönderildik!” dediler. [Berikiler]: “Siz de bizim gibi olumlu insanlarsınız!” diye cevap verdiler, “Ayrıca Rahman, herhangi bir [vahiy] de göndermiş değil. Siz sadece yalan soyluyorsunuz!” [Elçiler,] “Rabbimiz bilir ki” dediler, “biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz-, Fakat [bize emanet edilen] mesajı size açıkça tebliğ etmekten başka bir şey ile yükümlü değiliz.” [Ötekiler,] “Doğrusu,” dediler, “bize uğursuzluk getirdiniz! Eğer bundan vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlayacak ve başınıza bir bela saracağız!” [Elçiler] şöyle cevap verdiler: “Kaderiniz, iyi de kötü de olsa, sizinle birlikte [olacaktır!] [Hakikati] can kulağıyla dinlemeniz isteniyorsa [bu sizce kötü bir şey mi?] Hayır, fakat siz kendinize yazık etmiş bir toplumsunuz!” Kentin en uzak ucundan bir adam koşarak geldi [ve] “Ey kavmim!” dedi, “Bu elçilere uyun! Sizden hiçbir karşılık beklemeyen ve kendileri doğru yolda olan bu kimselere uyun!”] (Meal: Muhammed Esed)

Merhum Muhammed Esed bu ayetleri açıklarken önce şöyle bir tespit yapar: “Kıssada zikredilen “şehir” (karye), bana göre, bu üç dinin içinden çıktığı ortak kültürel çevreyi simgelemektedir. İlk iki elçinin birlikte gönderildiğinin belirtilmiş olması, ikisinin öğretilerinin tek ve aynı metin içinde, Kitab-ı Mukaddes’in Eski Ahid kısmında toplandığına işaret eder. Onların hitab ettikleri kitlenin etik davranışlarını biçimlendirmekte zamanla yetersiz kalmaları üzerine Allah, onları nihai mesajı, yani insanlığa üçüncü ve son elçi Muhammed (s) tarafından tebliğ edilen mesajı yoluyla “destekledi.”

Gerek buradaki Kur’an ayetleri bağlamında gerekse Kur’an’ın bütünselliği dikkate alındığında bu yorumun gayet yerinde bir tespit olduğu söylenebilir. Önceki öğretilerin hitap ettiği kitleler üzerindeki etkisinin yetersiz kalmaya başlaması hem bu öğretilerin içeriklerinin özellikle din adamları sınıfı tarafından tahrif edilmiş olması hem de o dönemdeki şehirleşme olgusunun getirdiği yapılarla alakalıdır. Şehir hayatı biriktirmeyi, tahakkümde bulunmayı, iktidar kurmayı, sermayeye bağlı olan bu iktidar mekanizmaları üzerinden toplumu kontrol etmeyi kendi yapısında barındırır. Tarihin tüm dönemlerinde de yanlış şehirleşme olgusuyla dinlerin ya da dini anlayışların bozulması arasında doğrudan ilişkiler vardır bu açıdan. M. Esed yine bu pasajın yorumunda şöyle bir tespit yapmaktadır: “…Allah’a “inandıkları”nı düşünen, ancak bu “inanç“ın pratik hayatlarına müdahale etmesine izin vermeyen insanlara hitab etmektedir: onlar dine sadece müphem bir duygusal rol yüklemek ve vahyin objektif gerçekliğini inkâr etmek suretiyle, bu tavırlarını haklılaştırmaya çalışırlar — oysa vahiy kavramı, mutlak ahlaki değerlerin Allah tarafından tesisine ve insanın onlara tam teslimiyet ile yükümlü olduğuna işaret eder.”

Yasin suresinde geçen diyalog ve vahyin elçilerinin hayatına bakmak gerekir. Tüm peygamberler vahyi kırsalda/doğadan almışlardır. İlginçtir ki hiçbir peygamber şehirde ilahi bir mesaj almamıştır. Ulu’l Azm (büyük peygamberler) dediğimiz “Hz. İbrahim, Hz. İsa, Hz. Musa ve Hz. Muhammed (as.)” çürüyen şehirleri terk ederek ilahi mesajları şehrin dışından alarak şehre taşımışlardır.

Nietzsche neden Zerdüşt’ü kırsaldan getirir? Nietzsche‘nin Zerdüşt’ü ile Yasin suresindeki anlatım aynı uğrakta kesişirler. Tanrı şehirde ölür. Şehir tüm yozlaşmaların kaynağıdır. Kurumsal olanın despotik kuşatılmışlığı içinde rekabet, polülizm, reklam, görsellik fetişizmi, şeffaflık vs. kutsal olan hiç bir şeye hayat hakkı tanımaz. Tanrıyı şehre çağırmalı mı? (Dücane Cündioğlu, “Tanrı’yı yeniden şehre çağırmak gerekiyor, kabilinden bir söz söylemişti.) Tanrıyı şehre çağırdığımızda şehrin helak olacağına veya hidayet bulacağına dair elimizde bir ölçüt var mı? Modern Kapitalist şehirler içinde bu ölçütlere her gün maruz kalıyor, yaşıyoruz ve şahidiz.

İnsan, Tanrıyla olan bağını korumak için onun adına devasa mabetler yapar. Oysaki mabet büyüdükçe Tanrı daha fazla ölür. Tanrı, doğaldır ve doğal olmayan hiçbir yere nüfuz etmez. O’nu dağda bir çalılık dibinde, bir uçurumun kenarında, bir meşe ağacının, çiçeğin dibinde, tohumda; bir kelebeğin kanat çırpmasında, bir kuşun gökyüzündeki süzülüşünde bulabiliriz. Genetiği değiştirilen tohum, Tanrı’nın nüfuz ettiği bir tohum değildir. Bu, kutsal olan tohumun dejenerasyonudur. Şehrin insanı ilahi mesajlara kulaklarını kapatmış, “dine sadece müphem bir duygusal rol yüklemek ve vahyin objektif gerçekliğini inkâr etmek suretiyle” dine inanmaktadır. Ebetteki buradaki yorum tümel bir genelleme değildir. Hâkim vakıanın baskısından hareketle yapılan bir tespittir.

Allah mütevazıdır çünkü merhameti sonsuzdur; doğaldır; mütevazı ve doğal olanda tecelli eder. Doğal olan ilk olandır. İlk olan yaratıcıdır, güzeldir, kutsaldır. Post Modern olan mabetlerin en fazla yapabileceği şey zihinsel bir Tanrı tasarımına hizmet etmektir. Bu da en nihayetinde kapitalist iktidarlar için toplumları kontrol altında tutarak insanlara haşhaş yaprağı yedirmek olacaktır.

Kutsal olan cam, beton ve demir yığınları arasında tecelli etmez. Hakk’ın esmalarının tecellisi için insanın hem benliğinde hem doğada buna açık alanlar bırakması gerekir. Oysa bugün doğa işgal edildiği için benlikler de işgal edilmiş ve insan olmanın idraki minimum seviyeye inmiştir.

Babil Zigguratlarına, Firavun piramitlerine bakmak yeterlidir. Her tarafı lağım kanalizasyonlarıyla donatılmış ve logar kapaklarıyla üstü örtülen modern şehrin pis kokusundan ve kaosundan Tanrı’sal olana dokunmak sadece zihinsel bir nevrozdur. Bu açıdan modern kentli insanın bilinci bastırılmış bir şizofreniye sahiptir.

Lüksün, şatafatın, şehvetin, kapital olanın hukuk denilen bir manipülasyonal örgü ile piyasaya sürülerek kentin imar ve inşa iddiası sadece iktidar mekanizmalarının inşa ettiği bir Tanrı tasarımına hizmet eder.  Ego ve erotizm ile kuşatılmış, denetim ve disiplin mekanizmalarıyla baskılanmış olan modern toplumsallık birbirini karşı kutuplardan hem çeken, hem iten bir vakumdan başka bir şey değildir.

Melekler kanat çırpmaz şehirde… Modern Şehir şizofrendir, manyaktır, psikopattır. Çokluğun içindeki çürümedir. Yüzsüz, soğuk, acımasız, tarafsız, namert, merhametsiz… Tanrı’nın şehre davet edilebilmesi için yüzü aydınlık mümin ve muvahhitlere ihtiyaç vardır. Bunun aksine “Tanrı’yı şehre çağırmak” hidayet değil helak olacaktır. Bir mümin ise asla helaki talep etmez. Müminlere düşen görev nebevi bir atmosferi daima teneffüs ederek her dem secdede  O’na dua etmek ve bunun pratikteki bir şahitlikle, örneklikler ortaya koymaktır. Yine aksi durumda din de Tanrı da “sadece müphem bir duygusal rol” olarak kalacak ve “vahyin objektif gerçekliğinin inkârıyla” var olan genel insanlık hali devam edecektir. Çünkü Hakk’ın yed-i kudretinde olan tüm güzel şeyler şehirde talan edilmekte ve bozulmaktadır.

Şehirlerimizin ve benliklerimizin cam-demir-beton yığınlarıyla değil, Nur’la aydınlanması en büyük duamız olmalıdır.

“Allâhu nûrus semâvâti vel ard”

Gürgün KARAMAN

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: