Serenad… Aksa’ya ve Hatırana…

Yasemin Kapusuz yazdı… 

hhh 

Bir cumaydı. Ne de güzel bir cumaydı. Bütün cumalar gibi. Sıkı güvenlik önlemleri vardı.  Tam olarak öyle denemezdi aslında. Güvenliksiz olur muydu ki hiç Mescid-i Aksa? Onlar bilmiyorlardı. Bilmeyen bilmezdi zaten. Sabah namazı için adımlarını hızlandıran, saflarını sıklaştıran Müslümanlara, kıyamet günü dehşetini görmüş gibi bakakalanlar ne bilsindi?… Müslümanların kimliklerini okuyanlardı. Cumanın hürriyet kadar kutsal olduğunu bilirler miydi? Onlar bizim neyimiz oluyordu hem? Korkumuz mu? Yoo, hayır. Onlar bizim korkusuzluğumuz olurdu ancak.

Bir deseler idi adını, adım ile. Ya Hayy, elimin hamuru, bileğimin hakkıyla. And olsun, Tin’e ve zeytine ki Tur Dağı’nı yaşamak için çıkacaktım Zeytin Dağı’na. Oradan seyredecektim Aksa’mızı. Gözlerimden Kudüs akıyorken yine. Göğe yakın olmanın şahitliğiyle dünyadan bir an da olsa Burağını arayacaktım kutlu Nebi’nin. Ve işte karşımda eski ama tertemiz elbisesiyle o kadın duracaktı. O kadın… Duracaktım. Burada bir durulurdu. Filistinli kadın, çocuğu ile hastanede, biz ihtiyaçsızız, dediğinde… Dünyanın durduğu yerdi orası. Bize Allah yetiyor, diyordu.  Allah Allah… Allah onlara ne güzel yetiyordu.

Bize yet Allah’ım! diyecektim. Zeytin Dağı’ndaki zeytin gözlü o kadının gözleri gelip duracaktı  gözlerimde. Mushaf yüzlüler, yeni inmiş ayet gibiydiler. Yeni inmiş ayet… Fersiz düşecektim. En yetimin Aksa’sından, Aksa’mıza varacaktım. Pireler, develer, cüceler, tellallar aşkına, o kadınlar kolum kanadım olacaktı. Zeytin andını yoğuracaktım Şahmeran narasıyla, teheccüd vakti, teşehhüt miktarı. Sesimi duyan var mı? Sesimi. Hakk-ı sükût için… Susacaktım. Sesimi ben bile duyamayacaktım.

Ey benim nazlı yaram, Aksa’m! Taşınla, toprağınla oynayan çocuklar gördüm toprağında. Çocuklarına ağızdan dua ezberleten analar gördüm sende. Senden çok öte. Seni incitmeden adım adım. Halilürrahman’da yalın ayak koşturan evlatların. Bir Müslüman selamı ile iyileşen hastalar. Yeryüzü bize mescit kılınmıştı, bilecektim. Toprağına alnım değecekti. Toprağına ol kadar baş verilecekti. Başlar sana fedaydı. Garibindik. Garibandık. Garip yolculardık. Söz, Hira’ya meftun iken sende kalakalacaktı. Naneli çay, zeytin-ekmek ve kırklar yemişiyle gönlümüz doyacaktı. Şanlı kumandanların gözüne uyku girmemişti seni almadan. Gecelerimizdeydin Aksa’m.  Gündüzümüz de sen olacaktın. Ölüp ölüp yeniden dirilmek ancak sende mümkün olacaktı. Ravza’da ölecek, sende dirilecektik. Dirileceğimiz de sendin. Durulacağımız da sen.

kabe

Gönlü kainattan geniş insanın yeri dünya mıydı ki? Yerimiz, yurdumuz, gurbetimiz, hasretimizdin. İnsanın hasreti ise gözlerinde… Bir cuma vakti toprağına ayak basmakla bahtiyar, aşksız yaşayanlara inat, aşkla yaşamanın acısıyla mübarek, muallaktan asıl yurda yürüyenle hemhal. Kur’an’ı alıp kalbime yaslayacaktım. Cenneti yaşayacaktım.

Cennetim sendin. Adını anınca üşüyecekti bütün kelimelerim. Ellerini avuçlarımın içine alıp ısıtacaktım pervaneler hatrına. Bir ceylanın gözleri, değmiyorken gözlerime, göz göz olmuş yaralarıma. Cahildim. Rengini dahi bilmiyordum dünyanın. Sana kanmak, sana doymak istiyordum oysa. İnsan, sevdiğini öyle uzaktan seyredebiliyorsa sadece hakk imiş sevgisi.  Seven de sevilen de Hakk imiş. Uzaktan görsem seni. Kaçsam. Sonra koşsam ardından ve desem ki yanındayım. Aylardan ha temmuz ha eylül.  Ne fark eder? Ay da sen gün de sen iken. Kim inanır? Kim inanmaz?  İnsan, inanan. Aşka. Aşk imiş her ne var âlemde’ye… Kalbine. “Ama sen uzaklardaydın ey kalbim/ Uzaklardaydın.” Uzaklarda. Uzak yalnız iki heceli bir kelime bize.

Kıl u kal olmasa, harf olmasa, söz olmasa… Gizli vahyi duysan.
Dünyanın öbür ucundasın… Bense dünyanın ve Bir Yusuf Masalı’nın sonunda.

Bir vakitler Kâbe’deydim ve yalvarmıştım Kâbe’nin Rabbi’ne. Senin Rabbine ve benim Rabbime elbette. Rabbimize. Rabbim, demiştim.  Mecnun’un dilini anlamak istiyorum, öğret bana. Sen öğretmezsen bilemem. Sen yaşatmazsan yaşayamam. Mecnun, nasıl belayı istemişse senden bana da istet, Kâbe senin, kalbim elinde, bela senden.

“Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni/ Bir dem bela-yı aşktan kılma cüdâ beni”

Kabul olmuş duamdın. Bilseydim ve bildirseydim ki sen peygamber çiçeğinin kılıcının bakışlarındaki giz kadar ulu orta dürr-i âlemsin. Âlemimsin. Hüzünlü bir kalbin ortasında kıldan ince, kılıçtan keskin. Kanlansın gömleğin önden ya da arkadan. Yaşamak böylesine güzelken kim bilir ölmek ne denli güzel…

Açar ve okursun Mushaf’tan. Mecnun olmak başka çünkü. Bir başına çölde olmak bambaşka. Hele sonbaharda. Gidip de dönememek, dönüp de bulamamak varken hem de. Ama Allah, Leyla’ya da yeter,  Mecnun’a da. Allah bize ne güzel yeter öyle!

kud

Açar  ve okurum Mushaf’tan. Tin’e ve Zeytin’e and ile başlayandan. Kitab’ın ayan beyanından. Amenna.Allah hakimlerin hâkimi değil mi?” dir.

‘Evet, öyledir, ben O’na gönülden bağlananlardanım’. Satır satır ölür İns. Okudukça. Ölürüm. Olurum. Yine bir kuş çırpınıp durur içimde. İçimin de içinde.

Senden dönemem ki.  Sen benden dönmedikçe…

Yasemin KAPUSUZ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: