İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?

Ahmet Özcan yazdı…

islam dün

İslam Dünyası son iki yüzyıldır bir çöküş içerisindedir. 1699 Viyana Kuşatmasından sonra Müslüman Dünya gerilemeye başlamış, Batı ise kendisine yönelen İslam tehdidini bertaraf etmenin yollarını aramış ve o tarihten itibaren Batı dünyasının yükselişi başlamıştır. Batılı toplumlar ileri bir hamleyle endüstri devrimini yaparak buna bağlı bir dizi siyasi, askeri ve ideolojik değişim gerçekleştirmiş ve sonuçta üstün bir medeniyet geliştirmişlerdir. İslam dünyası ise işte bu hamleyi yapamamıştır. Bu anlamda geri kalmışlık, aslında gereken hamleyi yapamamışlık manasına gelmektedir. İslam dünyasının geri kalmasının nedenlerinde Batının ilerlemesinin sihri yatmaktadır.

Şöyle ki; Batı dünyası coğrafi keşiflerden sonra dünyanın “bütünü” ile tanışmış ve bu durum Batılı insanın vizyonunu genişletmiştir. Batılı insan dünyaya daha geniş bakmasını öğrenmiş ve içinde bulunduğu İslam/Endülüs ve Osmanlı Türk tehdidiyle çevrili dar dünyadan çıkmıştır. Ayrıca yeni coğrafyalar ve toplumlarla tanışmanın sayesinde “yeni, yenilik ve daha keşfedilmeyi bekleyen sonsuz yeniler” fikri uyanmış böylece modern bilimin altın kuralı olan “merak” duygusu gelişmiştir. Bu zihinsel gelişme, beraberinde bilimsel/teknolojik keşifleri getirmiş ve yeni icatlar yapılarak birbirine bağımlı komple bir gelişme trendi yakalanmıştır. Bu süreç Batılı insanın Grek-Roma kültürü, Hıristiyanlık misyonerliği ve yeni bir dünya kurulabileceği fikrinden oluşan modern dünya görüşünü ortaya çıkarmıştır.

Devamını oku

D0ĞU’DA ÇOCUK GELİNLER Araştırmalarına Eleştirel Bir Bakış

Veysel Karataş meselelere gösterildiklerinin ötesinde baktı. Söylenenlere, gösterilenlere her zaman inanmayın diyor.

çocukkkkk.jpg

Bazen ortaya atılan teorilerin sahadaki verilerle desteklenip desteklenmediğini pek önemsemeden teoriyi destekleyecek verileri “üretip” dururuz. Veri mühendisliği yaparak kafamızdaki teorileri sahada olup bitenlerin üzerine giydiririz.

Şunu merakımdan soruyorum? Bu teorileri destekleyen araştırmaları yaparken gerçekten gerçeği, sadece gerçeği öğrenmek için mi araştırma yapıyoruz, yoksa gerçekle bir işimiz yok da sırf dostlar sahada görsün telaşı mı? Belki ikisi de değildir. Belki bir ideolojiye dönüşmüş paradigma(mızı)yı hayatta tutmak için koruyucu kalkanı güçlendirmekten ibarettir tüm çabamız…

Konuyu bilim felsefesi açısından – çok daha ciddi bir şekilde- analiz eden iki önemli isim var. “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” kitabının yazarı T.Kuhn ve “Bilimsel Araştırma Programlarının Yapısı” kitabının yazarı İ.Lakatos.

Devamını oku

Gidenlerin Ardından…

Nilgün Çelebi Bozkurt Hoca’nın ardından yazdı…

590448b8c03c0e1e74a59000

Yahya Kemal Veda Gazelinde: “Tekrar mülâki oluruz bezm-i âlemde/Evvel giden ihvâna selam olsun erenler.” diyor. Üniversite Hocam Bozkurt Güvenç’in ölümü bu mısraları hatırlattı.

Bozkurt Güvenç‘e Allah’tan rahmet diliyorum. Hacettepe Sosyoloji‘de ilk bölüm başkanımızdı. ‘Sosyal Antropolojiye Giriş’ ile ‘Saha Çalışması Metot ve Teknikleri’ derslerini ondan almıştık. 12 Mart 1971 İhsan Doğramacı ile arasının açılmasında önemli bir dönemeçti sanırım. Yerine DTCF’den görevlendirilme ile Nihat Nirun getirildi ki zaten önce de bölümün kuruluşunda görev yapmış. Bozkurt Hoca bize Kemal Tahir Yorgun Savaşçı, Ivo Andriç Drina Köprüsü, İsmail Beşikçi Göçebe Alikan Aşireti, Mübeccel Kıray Ereğli ve Oscar Lewis‘in Porto Ricoluları anlatan kitabını okutmuştu. Kendi kitaplarının adı sanırım Kültür Yumağı ile Sosyo Kültürel Antropoloji idi. Daha sonra onun Japon Kültürü‘nü de okumuştum. Ama en çok hayran olduğum kitabı Sosyo-Kültürel Değişme idi. 1970’lerin sonunda Ege‘de asistanken okumuştum. Ne var ki doktora danışmanım Nihat Nirun‘un Bozkurt Hoca’yla yıldızı hiç barışmamıştı ve bana hayran olduğum o kitabı 10 küsur maddede eleştirdiği raporunu Hacettepe‘nin o dönemki Rektörüne sunduğunu söylemişti. Sosyo-Kültürel Değişme kitabı Bozkurt Hoca‘nın Profesörlük takdim tezi imiş. Nihat Nirun Hoca‘da sanırım bu eseri jüri üyesi olarak eleştiriyor.

Devamını oku

İslam, Tarihsellik ve Değişim

Ahmet Özcan yeni yazısıyla kronik sorunlarımıza dokunuyor…

islam.jpg

İslam’ın tarihsel (değişebilir) yönleri var mıdır?

Yahudilik, Hristiyanlık, Arap, İran, Türk geleneklerinin İslam üzerindeki etkisi nasıl yorumlanabilir?

Batılılaşma sonrası İslam dünyasının kendini toparlaması nasıl olacaktır?

İslam’ı veya Müslümanları yenileme/reform, ne demektir?

21. yüzyılda her koşulda Müslüman gibi yaşamanın imkânı nedir?

Bu sorular, yenilenme sürecinin bir başka kritik sorununu ifade etmektedir.

İslam dini, miladi 610 tarihinde Arap toplumuna geldiği tarihten bugüne kadar birçok farklı kültür ve medeniyetin dönüştürülmesini sağladığı gibi onların tesirinde de kalmıştır. Pratik hayatla ilgili hüküm ve öğütleri olan bir Din’in insanlık pratiğiyle iç içe geliştiği ve olumlu-olumsuz birçok etkiye maruz kaldığı söylenebilir.

Devamını oku

Müslümanca Düşünme ve Felsefe İlişkisi

Gürgün Karaman yazdı…

bc0d0ed320368192e56aee849dc03ccd_846

“Din hastaların, felsefe ise sağlıklı insanların tedavisiyle ilgilenir. Peygamberler hastaları, hastalıklarının artmaması, hatta onların bütünüyle iyileşmesi için tedavi eder. Filozoflar ise herhangi bir hastalık bulaşmaması için, sağlıklı insanların sağlığını korur.”

                                                                                                                                         (İhvân-ı Safâ)

Din ve felsefe arasındaki ilişki tarih boyunca tartışılan bir meseledir. Her şeyden önce şunu vurgulamak gerekir. Tarih boyunca ortaya konulan tüm düşünce sistemleri hayatın her cihetiyle birer yorumudur. Her sistem insana, hayata, evrene, varoluşa vb. bir arayış ve cevap bulma gayretidir. Felsefe insani bir alandan, din ise insanüstü olan ama insani sınırlar içinde tanrısal bir alandan hareket ederek cevaplar üretmeye çalışırlar. Tüm düşünce sistemleri doğrusal değil, döngüsel olarak gelişirler. Yani hepsi birbirinden kesin kategorilerle ayrılamayacak birer olgudurlar. İlahi bir din olan İslam bile kendisini, kendisinden önceki kitapları tasdik edici olarak takdim eder. Hz. Peygamber de kendisini tüm bir nebevi geleneğe bağlı olarak tanımlar ve “Ben atam İbrahim’in yolundayım.” der. Tarih boyunca ortaya konulan düşünce sistemlerinin tüm birikimi dairesel olup kümülatif bir şekilde ilerler. Hiç bir şekilde “hakikat” denilen olgu hiçbiri tarafından kuşatılamaz ve bu hakikat olma olgusu hiçbiri tarafından tüketilemez. Çünkü varlık âlemi daim bir oluş ve akış içinde olup “kevn-fesat” halindedir. Varlık âleminin de evrenin de insanın da ufku açık olana doğru olup her daim, yaratım bilinmeyen bir sona veya sonsuzluğa yürümektedir.

Devamını oku